Geçtiğimiz günlerde açıklanan bütçe rakamları bir gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Devlet, yılın ilk altı ayında faize 1 trilyon 429 milyar lira ödedi. Yani yaklaşık 32 milyar dolar. Bu para ne bir okul oldu ne bir hastane ne bir fabrika ne de çiftçinin tarlasına can suyu…

Şimdi gelin kendimize şu soruyu soralım:

Faiz gerçekten kimin cebini büyütüyor, kimin yükünü artırıyor?

İlk bakışta “borç alan faiz ödüyor, borç veren faiz alıyor” denilebilir. Ama mesele bundan ibaret değildir. Çünkü faiz sadece bankayla müşteri arasındaki bir hesap değildir. Faiz; pazardaki sebzenin fiyatına, fırındaki ekmeğe, kiraya, traktörün mazotuna ve sanayicinin ürettiği mala kadar uzanan görünmez bir maliyettir.

Bir çiftçi ekim yapmak için kredi çekiyor.

Bir esnaf dükkânını ayakta tutmak için borçlanıyor.

Bir sanayici yeni makine almak için finansman arıyor.

Daha işe başlamadan omuzlarına bir faiz yükü biniyor. O yük de üretilen malın fiyatına ekleniyor. Sonunda faturayı hepimiz ödüyoruz.

İşte bu yüzden faiz, sadece borç alanın değil; bütün toplumun meselesidir.

Faizli sistemin en adaletsiz tarafı ise şudur:

Üretici her türlü riski göze alır; işler iyi giderse kazanır, kötü giderse tek başına zarar eder ve batar. Ama faizle çalışan sistemde borç veren, üretimin sonucundan tamamen bağımsız olarak parasını faizi ile birlikte geri ister. Riski başkası taşırken kazancı garanti altına almaya çalışan bu anlayış, adalet duygusunu derinden zedeler.

Aslında bu adaletsizliğe karşı insanlık binlerce yıl önce tedbir almaya çalışmıştı. Tarihin ilk yazılı kanunlarından olan Hammurabi Kanunları (MÖ 1753), faize yasal bir üst sınır getirmiş ve 48. maddesiyle devrimsel bir kural koymuştu: Eğer kuraklık veya sel yüzünden çiftçinin hasadı mahvolursa, o yıl faiz işlemez, borç tableti suya batırılıp üzerindeki yazı silinirdi. Yani bir nevi o yılın borcu suya yazılmış olur, silinip giderdi.

Bugün pek çok genç iş kurmak istiyor ama sermaye bulamıyor. Pek çok esnaf dükkânını büyütmek istiyor ama borç yükünden çekiniyor. Pek çok çiftçi üretmek istiyor ama maliyetlerin altında eziliyor.

Buna karşılık, üretime dokunmadan yalnızca sermayesini faiz karşılığında değerlendirenler gelir elde edebiliyor.

Burada durup düşünmemiz gerekiyor:

Bir ülkede en çok kazananlar üretenler mi olmalı, yoksa parayı kullandıranlar mı?

Kur’an-ı Kerim bu konuda dikkat çekici bir hakikati haber verir:

“Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır ve Allah hiçbir inkârcı günahkârı sevmez.” (Bakara: 276)

Bu ilahi ölçü, sadece uhrevî bir uyarı değil; aynı zamanda iktisadi bir gerçeğe de işaret eder. Faiz, ilk bakışta kazanç gibi görünse de bereketi azaltır, paylaşma duygusunu zayıflatır ve toplumsal dengeyi bozar. Buna karşılık paylaşmayı esas alan anlayış hem insanların arasındaki güveni artırır hem de ekonomik hayatın daha sağlıklı işlemesine katkı sağlar.

Bizim ihtiyacımız olan şey, borcu büyüten değil üretimi büyüten; parayı değil alın terini kıymetli gören İslami iktisat anlayışıdır.

Unutmayalım ki faizli sistemde para çalışır, insan yorulur. Oysa güçlü bir ekonomi; bankaların değil, üreten insanların kazandığı ekonomidir.