Üstad Bediüzzaman hikmetle buyurdular ki: "Allah'a abd ve hizmetkâr olana her şey hizmetkâr olur."
Müslüman aile reisi, kendisine Rabbi katından sunulan nimetlerden aile efradını mahrum etmeyeceği gibi hırs yapmadan bu nimetlerden istifade etmesini de bilecek. Maddeyi putlaştıran aile, yani eşyanın hizmetine ve buyruğu altına giren aile reisinin efradı da tıpkı su testisi gibi suyolunda kırılacağı da bir hakikattir. Oysa Mülk Allah’ındır, tasarruf yetkisi de O’na aittir. Mülkü eşyanın gerçek sahibine verip dünyaya basanlar yürür, yol alır, dünyayı sırtına alanlar ise sürünür, kervandan geriye kalır. Oysaki mülke hâkim olmak isteyen her şeyden önce Allah(c. c)'a memluk (köle, abd) olmakla mükelleftir. Bu bağlamda eşler, aile temelini sağlamlaştırma adına şu ilkeyi birlikte deklare ederlerse mutlu ve huzurlu yuvaları olur: Bizler eşyanın ve maddenin değil, Allah’ın kuluyuz. Madde bizler için amaç değil araçtır!
Dostlar! Eşyayı yücelterek ona kutsallık atfeden kapitalist zihniyettir ki evlere hükmettiği günden beri aile huzuru kalmadı. Doğrusu Müslüman aile reisi denge insanıdır. Aile yuvasında huzuru tesis etmek istiyorsa ne eşyayı kutsamalı ne de alçaltarak nankörlük etmelidir. M. Emin Yıldırım Hoca’nın şu muazzam tespitine katılmamak mümkün müdür? "Aklını vahyin inşa ettiği insan, eşya ile doğru bir ilişki kurar. Herkes eşyanın mahkûmu iken, o onun hâkimi olur. Herkes eşyayı kendine bindirip onu bir kambur gibi sırtında taşırken, o eşyanın sırtına biner onunla ötelere yolculuk eder. Herkes onun ağırlığı ve yükü altında ezilirken; o onunla hafifler, dünyasını da onunla mamur eder."
Dostlar! Modern insanın en büyük yanlışı ve hastalığı ya eşyayı yücelterek ilahlaştırması ya da münzeviler gibi onu alçaltarak kendini ve aile efradını mahrum etmesidir. Aslında bu iki uygulama da 'eşyayı olması gereken yerinden etmek' olduğu için bu da zulmün bir çeşidine tekabül eder. Bunun için insanın eşyaya atfettiği anlam ve ona yüklediği mana önemlidir. İnsanın eşyayla iyi ilişki kurması lazımdır, kaş yapayım derken göz çıkarmamak da ince bir sanattır.
Allah her varlığı bir hikmete binaen var etmiştir. Basit bir eşya, küçük bir haşere, bir damla suya ihtiram gösterilmesi gerekiyorsa elbette eşlerimiz ziyadesiyle ihtiram ve hürmete layıktırlar. Hem onlar, bu dünya ummanında, yelkensiz gemide dalgalarla boğuşurken yalnızlığımızı gideren, gözlerimizin aydınlığı, bakınca ferahladığımız eşlerimiz, bizler için en büyük nimet değil midir?
Kur'an, maddi sıkıntılardan kaynaklı şiddetin önünü alıp insanın zihnini inşa etmeye çalışır. Ailesini mahrum ettiği için mahkemelerde nafaka davası açılan aile reisleri kadar, ailesini doyuramadığı için mahkemelik olanlar da yok değil. Cimrilik sahibini mala mahkûm eder; biter, azalır korkusuyla bir ömür hayatı kendine zindan eder. O, malının her şeyi halledeceğini sanır, hatta ahireti bile mal ile elde edeceği kanısına varır. Malının onu ebedi ve ölümsüz kılacağı kuruntusuna kapılır.
Kaldı ki bizler bu dünyaya zengin olmak için gönderilmedik. Yol uzun, vazifemiz ağırdır. Eşlerimizin mutluluğu, çocuklarımızın eğitimi, terbiyesi ve başarısı biraz da bize bağlı… Psikiyatrist Sefa Saygılı Hoca; "Kâinat bereketle, bollukla dolup taşıyor. Rabbimiz bu dünyaya bizi gönderdiği ve sonsuz nimetler verdiği için zengin sayılırız. Kişinin kasasından çok, gönlünün zengin olması önemlidir. Bankadaki bir milyon lira, zihnen huzurlu olmadıktan sonra fazla bir işe yarayacağı yok. Her başarısızlıkta, başarının tohumları gizlidir. Gerçekten başarılı insan, her başarısızlığı değirmenin öğüteceği buğday taneleri gibi görür ve her hatasından ders çıkarır” der.