Ekonomi denildiğinde çoğumuzun aklına devasa grafikler, karmaşık formüller ve televizyon ekranlarında çatık kaşlarla anlatılan o soğuk teknik terimler gelir. Oysa işin aslı hiç de öyle sanıldığı gibi erişilmez değildir. Ekonomi dediğimiz şey; sabahın erken saatinde kepenk açan bakkalın, pazar yerinde avazı çıktığı kadar bağıran esnafın, tarlasında çamura batarak üretim yapmaya çalışan köylünün ve mutfaktaki bütçeyi denkleştirmek için her gün ince hesaplar yapan ev hanımının ta kendisidir. Gelin, o çok karmaşık gibi sunulan ama aslında hayatın tam merkezinde duran temel kuralları, sokaktaki insanın diliyle masaya yatıralım.
Son zamanlarda en sık düştüğümüz hata, faturayı yanlış adrese kesmektir. Mahalledeki bakkal Ahmet Amca’nın toptancıdan aldığı peynirin fiyatı iki katına çıktığında, adamcağız mecburen dükkândaki etiketi de değiştirmek zorunda kalır. Ancak kapıdan giren müşteri hemen celallenir: "Siz fırsatçılık yapıyorsunuz, bizi kazıklıyorsunuz!" İşte bu, tam anlamıyla hayali düşmanlar üretmektir. Burada asıl sorun peynirin üretim maliyetidir; yemin, mazotun, elektriğin fiyatının uçmasıdır. Faturayı halkla yüz yüze gelen son halkaya, yani bakkala vs kesmek doğru mudur?
Gözümüzü köylere, toprağa çevirdiğimizde ise üretimin nasıl can çekiştiğini çıplak bir gözle görebiliriz. Eskiden 50 ailenin domates ektiği bir köy düşünün. Zamanla gençler şehre göç etti, asgari ücretli bir iş bulup toprağına sırt çevirdi; tarlalar boş kaldı. Şimdi o köyde sadece 5 aile domates ekiyor ama kasabanın nüfusu iki katına çıkmış durumda. Ortada az domates, ama o domatesi yemek isteyen çok daha fazla ağız var. Haliyle o domates altın değerine biniyor. Bu durum bizi ekonominin en kadim yasasına götürür: Arz ve talep dengesi.
Pazara sabah saatlerinde çıktığınızda çileğin kilosu 100 liradır. Herkes bakar geçer, kimse pahalı diye yanaşmaz. Akşam saat altı olduğunda ise pazarcının elinde kilolarca çilek kalmıştır ve o mal tezgâhta kalırsa çürüyecektir. Satıcı elindeki malı eritmek için fiyatı indirmek zorunda kalır. Piyasa, dışarıdan bir baskı olmadan kendi dengesini böyle bulur.
Peki, insanlar neden üretmiyor? Mehmet Dayı’nın köyde traktörü, tarlası var; yaz kış demeden çamurun içinde ter döküyor. Gübre alıyor, ilaç alıyor, mazot yetiştiremiyor. Sene sonunda eline geçen paraya bakıyor; borçları ödeyince cebinde kalan para pula dönmüş. Yan komşusu ise hiç risk almamış, tarlasını satıp parasını bankaya koymuş, gölgede çayını yudumlayarak faizini yiyor. Mehmet Dayı bir sonraki sene "Ben enayi miyim de bu çileyi çekiyorum?" deyip üretimi bıraktığında, ülkenin üretim damarlarından biri daha kopmuş olur. Faiz oranları üretimin, alın terinin ve ticaretin getirisinden daha cazip olduğunda, kimse elini taşın altına koyup fabrika açmaz, tarla ekmez. Herkes "paradan para kazanmanın" kolaylığına/haramlığına kaçar ve toplum olarak hep birlikte tüketmeye başlarız.
Bir toplumda her üniversiteyi bitirenin ilk hedefi KPSS’ye girip devlete memur olmak, "Sırtımı devlete yaslayayım, garanti maaşım olsun" düşüncesine bürünmekse, orada büyük bir tıkanma var demektir. Gençler marangoz, tesisatçı, çiftçi olmak istemiyor; kimse risk alıp dükkân açmıyor. Herkes devletten maaş alan (tüketen) konumuna geçip, kimse üreten (ticaret, ziraat, sanat) tarafında kalmazsa, o toplumda üretim çöker ve her şey kaçınılmaz olarak pahalılaşır.
İşte tam bu noktada devletin gerçek görevi ortaya çıkıyor. Devlet, manava gidip "Domatesi niye 50 liraya satıyorsun?" diye hesap sormamalıdır. Devletin yapması gereken; o manavın terazisi doğru tartıyor mu, kasaptaki et bozuk mu, zeytinyağına başka yağ karıştırılmış mı diye bakmaktır. Devlet dürüstlüğü ve sağlığı denetleyen bir "hakem" olmalıdır. Eğer devlet işi gücü bırakıp mahallede tanzim satış çadırı kurarak patates, soğan satmaya kalkarsa asli görevlerini aksatır. Devlet patates satmakla uğraşırken mahallenin güvenliği aksar, yollar delik deşik kalır, devlet hastanesinden randevu alınamaz hale gelir.
Sonuç olarak; rekabetin olmadığı yerde kalite düşer, fiyatlar keyfileşir. Sokağınızda tek bir taksi durağı varsa, fiyatı istediği gibi belirler ve size eski arabalarla kötü hizmet sunar. Ama o sokağa üç farklı taksi durağı, dolmuş ve minibüs hattı açılırsa, hepsi müşteri kapmak için fiyatı düşürür, arabasını temizler. Devletin yapması gereken, piyasaya zorla fiyat dayatıp esnafı küstürmek değil, piyasada çok sayıda satıcının birbiriyle dürüstçe yarışmasını, yani adaleti ve rekabeti sağlamaktır. Devlet asli işine dönmeli; güvenliği, eğitimi, sağlığı ve adaleti en üst seviyeye çıkarmalı, ticareti ise işin uzmanı olan esnafa ve halkın hür iradesine bırakmalıdır. Üretimi kutsal kılmadığımız, üreteni faize ve bürokrasiye ezdirdiğimiz sürece, tezgâhtaki yangını söndürmemiz mümkün olmayacaktır.