Bugünün en büyük yanılgısı, savaşın başladığını ilk kurşunla sanmaktır. Oysa savaş, yıllar önce alınan kararlarla başlar.
Dünya yeni bir dönemin eşiğinde duruyor. Artık hiçbir devlet, "Bana bir şey olmaz." rahatlığıyla hareket edemez. Çünkü savaşların şekli değişti. Tankların sınırları geçtiği gün savaş başlamıyor; ekonomik ambargolarla, siber saldırılarla, vekâlet güçleriyle, enerji koridorları üzerindeki mücadelelerle ve psikolojik operasyonlarla çok daha önce başlıyor. Bugün yaşadığımız süreç, yarının çatışmalarının sessiz hazırlık dönemidir.
ABD ile İran arasında yıllardır devam eden gerilim bunun en somut örneğidir. Bir tarafta bölgedeki askeri ve siyasi üstünlüğünü korumaya çalışan Washington, diğer tarafta nüfuz alanını genişletmeye çalışan Tahran bulunuyor. Taraflar zaman zaman doğrudan karşı karşıya gelse de asıl mücadele Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve Körfez coğrafyasında yürütülüyor. Bu tablo yalnızca iki ülkenin meselesi değildir; enerji güvenliğinden deniz ticaretine kadar bütün dünyayı etkileyen jeopolitik bir hesaplaşmadır.
Katil israil ise uzun yıllardır kendi güvenlik doktrinini, çevresindeki tehditleri mümkün olduğunca sınırlarının dışında tutmak üzerine inşa etmektedir. İran'ın askeri kapasitesini sınırlandırmak, bölgedeki silahlı grupların etkinliğini azaltmak ve teknolojik üstünlüğünü muhafaza etmek bu stratejinin temel başlıklarıdır. Bu hedeflerin önemli bir kısmı ABD'nin bölgesel çıkarlarıyla örtüşmektedir. Ancak bu durum, bütün gelişmelerin tek merkezden yönetildiği anlamına gelmez. Devletler çıkarları doğrultusunda zaman zaman birlikte hareket eder, zaman zaman da farklı yollar izler. Uluslararası siyasetin temel kuralı budur.
Bana göre önümüzdeki yıllarda dünyanın karşılaşacağı en büyük risk, tek bir büyük dünya savaşından ziyade aynı anda birçok bölgede yaşanacak uzun süreli krizlerdir. Pasifik'te ABD-Çin rekabeti, Doğu Avrupa'da Rusya ile NATO arasındaki gerilim, Orta Doğu'da israil-İran eksenli güvenlik mücadelesi ve Afrika'da kritik madenler üzerindeki rekabet birbirini besleyen süreçlerdir. Bunların her biri küresel ekonomiyi ve uluslararası güvenliği doğrudan etkilemektedir.
Yeni dönemin savaşları cephede değil, laboratuvarda, veri merkezlerinde ve finans piyasalarında kazanılacaktır. Yapay zeka destekli sistemler, elektronik harp, insansız hava araçları, siber saldırılar, uzay teknolojileri ve kritik altyapılara yönelik operasyonlar artık klasik silahlardan çok daha belirleyici hâle gelmektedir. Enerjiyi kontrol eden, veriyi yöneten ve teknolojiyi üreten ülkeler geleceğin güç merkezleri olacaktır.
İşte bu nedenle devletlerin yapması gerekenler bellidir. Savunma sanayisini güçlendirmek, dışa bağımlılığı azaltmak, mühimmat ve hava savunma kapasitesini artırmak, siber güvenlik altyapısını geliştirmek ve stratejik sanayilere yatırım yapmak artık tercih değil zorunluluktur. Bunun yanında enerji arz güvenliği, gıda üretimi, su kaynaklarının korunması ve nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesi de milli güvenliğin ayrılmaz parçalarıdır.
Türkiye gibi jeopolitik açıdan merkez ülkeler ise sadece güçlü ordularla değil, güçlü ekonomi, güçlü diplomasi ve güçlü teknolojiyle ayakta kalabilir. Caydırıcılık, yalnızca silah sayısıyla değil; üretim kapasitesi, milli birlik ve kriz yönetme becerisiyle ölçülür.
Benim kanaatim nettir: Barışı isteyen devletler, savaşı küçümseyenler değil; savaşa en iyi hazırlananlardır. Çünkü tarih, hazırlıksız milletlerin başkalarının hesaplarının bedelini ödediğini defalarca göstermiştir. Bugün yapılacak en büyük hata, yaşanan gelişmeleri geçici krizler olarak görmek olacaktır. Asıl mesele savaşın ne zaman çıkacağı değil, o gün geldiğinde ne kadar hazır olacağımızdır.
Gazze’ye ve İran’a selam, direnişe devam!