Tarihin en ibretli ve hazin hadiselerinden biri Hazret-i Ali’nin, mihrapta namaz kılarken zehirli bir kılıçla vurulup şehit edilmesidir.
Emevi ailesinin Hazret-i Ali ve Ehl-i Beyt üzerindeki olumsuz propagandası o kadar etkili olmuştu ki Hazret-i Ali’nin şehadet haberi Şam’a ulaştığında, kimi insanlar hayretle şu soruyu sorar:
“Ali’nin camide ne işi vardı?
O namaz kılıyor muydu?”
Düşünebiliyor muyuz?
Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ilim kapısı diye taltif ettiği, İslam tarihinin adalet, cesaret ve hikmet timsali Hazret-i Ali; çirkin ve rezil bir propaganda ve siyasi bir kavganın oluşturduğu algılar sebebiyle bazı zihinlerde maalesef bambaşka birine dönüştürülebilmişti.
İşte antipropaganda, algı operasyonu ve manipülasyon tam da budur.
Gerçeği ortadan kaldırmak zorunda değilsiniz.
Gerçekle insanların arasına kalın bir sis perdesi çekmeniz yeterlidir.
Tarih tekerrürden ibarettir derler ya!
Aradan asırlar geçti.
O günden bugüne çokça AKTÖR geldi geçti,
Araçlar değişti, vasıtalar farklılaştı, zeminler dönüştü.
AMA YÖNTEM DEĞİŞMEDİ…
Dün minberler, tellallar ve siyasi merkezler vardı.
Bugün televizyon, sosyal medya, algoritmalar, manşetler, taassup ve algı merkezleri var.
Fakat yöntem hep aynı kaldı…
Bir âlimi, lideri ve öncüyü susturmak mı istiyorsunuz?
Önce sözlerini kaale almayın; ona bir etiket yapıştırın.
Bir fikir insanının ümmet üzerindeki tesirini mi kırmak istiyorsunuz?
Kitaplarını okutmayın; hakkında hazırlanmış manşetleri okutun.
Hâkim zihniyetin yargılama tutanaklarını, yetkililerin iftiralarını ve kitaplara işlenmiş karalamaları okutun!
Bir melekten bir şeytan,
Bir âlimden bir fasık ilan etmiş olursunuz,
Neuzubillah…
Şeyh Şamil, Şeyh Sait, Üstad Bediüzzaman,
İmam Abdullah, Seyyid Kutub, Şeyh Ahmet Yasin,
Hüseyin Velioğlu, Muhammed Mursi, Nasrallah ve İmam Hamaney…
Liste daha da uzatılabilir…
Bir rehberi toplumun gözünden mi düşürmek istiyorsunuz?
Onun emperyalizm, siyonizm, sömürü ve zulme karşı söylediklerini gizleyin!
Sonra onu düşman karargâhlarında, fısk mecralarında, iftira meclislerinde ve zan dolu kulislerde üretilmiş Batılı kavramlarla tarif edin!
Çünkü algı çağında insanların büyük bir kısmı -ve buna Müslümanların çoğu da dâhil- artık “Ne söyledi?” diye sormuyor.
“Onun hakkında ne söylendi?” diye bakıyor.
Müslüman birey, camia ve toplum olarak;
Asıl trajedimiz, sancımız, acımız ve acizliğimiz de burada başlıyor.
KENDİ ÂLİMLERİMİZİ DÜŞMANLARIMIZIN MANŞETLERİNDEN TANIYORUZ.
Bugün İslam dünyasının en büyük zihinsel problemlerinden biri budur.
Kendi âlimimizi okumuyoruz.
Kendi mütefekkirimizi dinlemiyoruz.
Kendi mücadele insanımızın hayatına bakmıyoruz.
Kendi şehidlerimizden haberdar değiliz.
Cihad alanının kahramanlarına hakkını teslim etmiyoruz
Fakat onun hakkında emperyalist merkezlerin, sömürgeci aklın, ABD şeytanının, itrail alçağının, İngiliz kurnazlığının veya İslam dünyasına tepeden bakan ideolojik çevrelerin hazırladığı dosyaları ezbere biliyoruz.
Mezhep, meşrep, dil, kimlik ve coğrafyamızın adamı değil diye rahatlıkla dilimize dolayabiliyoruz.
Fıskları tescilli fasıkların diliyle gelen habere ayet ve hadis titizliğinde sarılıyoruz.
Sonra da buna “bilgi, hakikat ve delil” diyoruz!
Bir yandan Şam halkının Hz. Ali hakkındaki yanılgısını bugün hayretle okuyoruz.
“Bir insan Hz. Ali’yi nasıl böyle tanıyabilir?” diye soruyoruz.
Peki, hiç kendimize dönüp baktık mı?
Biz kimi, kimlerin anlattığı kadarıyla tanıyoruz?
Hangi âlim hakkında tek bir kitap okumadan hüküm verdik?
Hangi İslam düşünürünü birkaç televizyon cümlesiyle mahkûm ettik?
Hangi mücadele insanını, ona düşman olanların hazırladığı dosyalardan öğrendik?
Belki de bugün hayret ettiğimiz Emevi dönemindeki Şamlılarla aramızdaki mesafe sandığımız kadar büyük değildir.
GELECEK NESİLLER BİZE NE DİYECEK?
Hiç şüphesiz tarih yalnız geçmişi yargılamaz.
Bir gün bizi de evlatlarımızın diliyle ve nazarıyla yargılayacak.
Bizden sonra gelen Müslüman nesiller tarih kitaplarını açacaklar.
Bugünün savaş, işgal, sömürü, katliamlarını ve ümmetin parçalanmışlığını okuyacaklar.
Sonra dönüp bizim tavrımıza bakacaklar.
Ve belki de şöyle sormadan edemeyecekler:
Onlar, yanı başlarındaki ilim dağlarını nasıl göremediler?
Ümmeti uyandırmaya çalışan büyük rehberleri neden okumadılar?
Nasıl oldu da kendi âlimlerini, düşmanlarının kara propagandasıyla tanıdılar?
Nasıl oldu da algılara kanarak kendi değerlerini hedef hâline getirdiler?
O gün verecek bir cevabımız olamayacak.
Tarih bize defalarca aynı dersi verdi:
Bir toplumu esir almanın en kestirme yolu;
O toplumu kendi âlim, mütefekkir ve hak rehberlerinden şüphe ettirmektir.
Dün Hz. Ali hakkında bunu başaranlara hayret ediyoruz.
Peki ya bugün?
Bugünün Şam’ı neresi?
Bugünün kara propaganda merkezleri kimler?
Ve daha önemlisi:
Bugün bize “Ali, namaz kılıyor muydu?” dedirten yalan hangisi?