Korkakların kurduğu düzen, zalimlerin güvenliğini sağlar; ama Allah, susanların değil, kalbi direnenlerin safını yazar.
Ortadoğu yine ateş çemberinde. Bir yanda ABD-israil ittifakı, diğer yanda İran. Yıllardır söylediğimiz bir hakikat bugün gözümüzün içine baka baka tekrar ediyor: Ümmet dağınık, liderlik korkak, halk ise suskun. Herkes hesap yapıyor ama kimse onur hesabı yapmıyor.
Amerika Birleşik Devletleri ile israil, yıllardır bölgede güç gösterisi yapıyor. Afganistan’ı yerle bir ettiler, Irak’ı parçaladılar, Yemen’i açlıkla terbiye etmeye çalıştılar. Gazze’yi bombalarken dünya seyretti. Şimdi hedefte İran var. Çünkü İran boyun eğmedi. Çünkü İran, tüm ambargolara ve tehditlere rağmen “ben varım” dedi.
İran bugün tek başına. Ne bir NATO şemsiyesi var ne Körfez sermayesinin desteği. Ama ayakta. İran Gazze değil; savunmasız bir şehir değil. İran Afganistan değil; işgal edilip dağlara sıkıştırılacak bir ülke değil. İran Yemen değil; yıllarca bombalanıp aç bırakılacak bir halk değil. İran, devlet aklı olan, ordusu olan, caydırıcılığı olan bir ülke. Bu yüzden mesele büyüyor.
Asıl acı olan ne biliyor musunuz? Ümmetin hali. Senelerdir “dağınıklık bizi bitirecek” dedik. Kimse duymadı. Körfez ülkeleri, ABD-israil çizgisinde saf tutarken kimse yüksek sesle konuşamadı. Petrol güvenliği için onur satıldı. Saraylar korunsun diye Gazze feda edildi. Şimdi İran vurunca içten içe sevinenler var. “Oh, biri israile karşılık verdi” diyenler… Ama aynı insanlar gizlice İran’daki İslami rejimin düşmesini de arzuluyor. Bu nasıl bir çelişki?
Bu çelişkinin kaynağı yıllardır pompalanan propagandadır. ABD-israil medyası İran’ı şeytanlaştırdı. Körfez medyası bu dili satın aldı. Sonuçta ortaya şu garip tablo çıktı: israile karşı füze atınca alkışlıyoruz ama o füzeyi atan iradenin ayakta kalmasını istemiyoruz. Hem direniş istiyoruz hem de direnişin sahibi yok olsun diyoruz. Bu akıl tutulması değil de nedir?
Bugün ümmet çifte standart sergiliyor. İran’a saldırınca “denge sağlanıyor” diyenler var. Ama Gazze’ye saldırılınca “siyonizm” diyorlar. Oysa zulüm zulümdür. Kimin eliyle gelirse gelsin. Eğer ölçümüz adaletse herkese aynı olmalı. Eğer ölçümüz mezhep ya da siyasi tercihse o zaman adaletten söz etmeyelim.
Şimdi soruyorum: Eğer İran’dan sonuç alırlarsa ne olacak? Sıra kime gelecek? Körfez sarayları gerçekten güvende mi sanıyor kendini? Tarih bize şunu gösterdi: Güç, teslim olanı değil, direneni hedef alır ama teslim olanı da küçümser. Bugün İran düşerse yarın başka bir ülke hedef olur. Sonra bir başkası. Çünkü mesele sadece İran meselesi değil; mesele bölgede bağımsız irade bırakmama meselesidir.
Körfez’in gerçek yüzü yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Diplomasi adı altında normalleşmeler, güvenlik anlaşmaları, askeri iş birlikleri… Hepsi aynı çizgide. ABD-israil güvenliği garanti altına alınırken ümmetin onuru kimsenin umurunda değil.
Yazık bu ümmete. Başında korkaklar var. Koltuklarını kaybetmekten korkan, servetini yitirmekten korkan, Batı’nın gazabından korkan liderler… Ama şunu unutuyorlar: Allah kalplere bakar. Tarih de korkakları affetmez.
Bizi aptal yerine koydular. “Güvenlik” dediler, sustuk. “İstikrar” dediler, sustuk. “Ekonomi” dediler, sustuk. Gazze yanarken sustuk. Yemen açken sustuk. Şimdi İran ateş altındayken yine hesap yapıyoruz. Ve biz de bunu yuttuk.
Benim derdim İran’ı kutsamak değil. Benim derdim adalet terazisinin kırılmış olması. Eğer bugün bir ülke ABD-israil karşısında direniyorsa, en azından bu direnişi anlamak zorundayız. Çünkü mesele sadece bir rejim meselesi değil; mesele onur meselesi.
Korkaklar işbaşında oldukça bu tablo değişmez. Ama şunu bilin: Halkların kalbi sandığınız kadar sessiz değil. Korku geçicidir. Hakikat kalıcıdır. Ve bir gün, korkakların gürültüsünü hakikatin sesi bastıracaktır.
Gazze’ye ve İran’a selam, direnişe devam!