Hz. İbrâhim (a.s.) ateşe atıldığında Yüce Allah, ateşe hitaben şöyle buyurdu:

“Ey ateş! İbrâhim’e karşı serin ve selametli ol!” (el-Enbiyâ, 21/69).

Ateşin sadece yakmaması yetmezdi; serin olması da tek başına yeterli değildi. Çünkü aşırı serinlik de zarar verebilirdi. Bu yüzden ilâhî emir, “serin” olmanın yanına bir de “selametli” olmayı ekledi. İşte burada büyük bir hakikat gizlidir:

Hayatta asıl aranan, sadece nimet değil; o nimetin selametli olmasıdır.

İnsan olarak çoğu zaman Allah’tan mal, evlat, makam, güç ve imkân isteriz. Ancak çoğu zaman unuttuğumuz bir hakikat vardır:

İstediğimiz her şey bizim için hayırlı olmayabilir.

Nitekim Kur’ân, bu gerçeği açıkça bildirir:

“Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz bir şey de sizin için şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 2/216).

Bu yüzden müminin duası, sadece istemek değil; “hayırlısını istemek” olmalıdır.

Tarih bize bunun çarpıcı örneklerini sunar. Mesela Sa‘lebe kıssası (kaynaklarda zayıf rivayet olarak geçmekle birlikte ibret yönüyle aktarılır), mal talebinin nasıl bir imtihana dönüşebileceğini gösterir. Kişi önce ibadetle iç içe iken, sahip olduğu mal sebebiyle cemaatten uzaklaşabilir, ardından cuma namazını terk edebilir ve nihayet zekât ve infaktan geri durabilir.

Bu sebeple mümin şöyle dua etmelidir:

“Allah’ım! Bana verdiğini hayırlı kıl ve beni sana yaklaştırsın.”

Aynı hakikat evlat konusunda da geçerlidir. Kur’ân şöyle buyurur:

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğine kız çocukları verir, dilediğine erkek çocukları verir. Dilediğine hem erkek hem kız verir; dilediğini de kısır bırakır.” (eş-Şûrâ, 42/49-50).

Evlat bir nimettir; fakat doğru yaşanmadığında ağır bir imtihana da dönüşebilir. Nice insan, evladı uğruna hakkı ve adaleti terk edebilmekte; nice aileler, bir evlat üzerinden imtihanı kaybedebilmektedir.

Tabiatta da aynı dengeyi görürüz. Yağmur rahmettir; fakat ölçüyü aştığında afete dönüşebilir. Kur’ân bu dengeyi şöyle ifade eder:

“Biz gökten belli bir ölçü ile su indirdik.” (el-Mü’minûn, 23/18).

Allah Resûlü (s.a.s.) da aşırı yağmur karşısında şöyle dua etmiştir:

“Allah’ım! Üzerimize değil, çevremize yağdır!” (Buhârî, İstiskâ 6; Müslim, İstiskâ 8).

Demek ki rahmet bile ölçüsüz olursa zahmete dönüşebilir. Nimet, selametle birlikte nimettir.

Bugün insanlığın en büyük yanılgılarından biri de budur:

Nimetin kendisini istemek, ama o nimetin hayırlı olup olmadığını sormamak.

Oysa hakikat şudur:

Zenginlik nimet olabilir, ama azdırabilir.

Fakirlik zor olabilir, ama kurtarıcı olabilir.

Evlat sevinç olabilir, ama ağır bir imtihana dönüşebilir.

Makam güç verebilir, ama insanı helake sürükleyebilir.

Bu yüzden müminin duası, sadece istemek değil; doğru ve hayırlısını istemek olmalıdır.

Sonuç olarak, Hz. İbrâhim’in (a.s.) kıssası bize şu duayı öğretir:

“Ya Rabbi! Bize verdiğin her nimeti serin ve selametli kıl!”

Mal veriyorsan hayırlısını ver, evlat veriyorsan sâlih olanını ver, nimet veriyorsan bizi sana yaklaştıranı ver.

Çünkü nimet, ancak selametle birlikte nimettir.

Mevlâ’m bizlere malın, evladın, makamın ve bütün nimetlerin hayırlısını nasip eylesin. Âmin.