“Ey gönül… Oruçlu iken Allah’a misafirsin. Misafire sıradan bir sofra değil, gökyüzü sofrası yakışır.” Ne güzel demiş Mevlana hazretleri. Ramazan işte bu ilahî davetin adıdır. Yeryüzünün telaşı arasında göğe açılan bir kapı, kalabalıklar içinde insanı kendi hakikatiyle buluşturan bir rahmet mevsimidir. Bu ay, sadece aç kalmanın değil; arınmanın, yenilenmenin ve dirilmenin ayıdır. Ramazanın on gününü geride bıraktık.
Sevgili Peygamberimizin müjdesi bu hakikati ne güzel özetliyor: “Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları affedilir.” Bu hadis, Ramazan’ın bir mazeret değil bir fırsat olduğunu hatırlatıyor. Yeter ki orucu bir alışkanlık olarak değil, bir bilinçle; bir zorunluluk olarak değil, bir kulluk şuuruyla tutalım. Faziletine inanarak… Karşılığını yalnızca Allah’tan bekleyerek… İşte o zaman açlık, affa açılan kapı olur.
Ramazan’ı neşeyle geçirmek gerekir. Çünkü o, rahmetiyle kalplerimize misafir olur. Bizim ona kavuştuğumuz kadar, o da bize kavuşur. Bu yüzden bu ayda şükürle dolmalı içimiz. “Elhamdülillah” diyerek geçirmeliyiz her günümüzü. Her Ramazan, ömrümüze eklenmiş yeni bir fırsattır; belki de son fırsat…
Mevlana orucu bambaşka bir sevda olarak anlatıyor. Oruç, sadece bir açlık değil; ilahî aşka açılan bir kapıdır. “Oruç sevdası bambaşka bir sevdadır” derken, aslında bu ibadetin insan ruhunda uyandırdığı derinliği dile getiriyor. Hatta bazen orucu bir “ana”ya benzetiyor. Çünkü oruç, insanı terbiye eder; büyütür, olgunlaştırır. Nefsin hoyrat isteklerini dizginlerken, ruhun kanatlarını güçlendirir.
Ramazan sadece mideyle değil, gönülle tutulmalı. Oruç; imanın, Allah sevgisinin ve O’na bağlılığın bir şahididir. İnsan aç kalabiliyorsa, nefsine “dur” diyebiliyorsa, haramdan sakınabiliyorsa; bu onun kalbinde iman ateşinin yandığını gösterir. Oruç, insanın Rabbine verdiği sadakatin nişanesidir.
Ancak Ramazan’da sadece yemek ve içmekten uzak durmak yetmez. Dilimizi de oruca almadıkça, kalbimizi kötülüklerden arındırmadıkça, elimizi ve gözümüzü haramdan çekmedikçe orucun kemaline ulaşamayız. Kötü söz söylememek, kimseyi incitmemek, haksızlık yapmamak… İşte gerçek oruç budur. Sabırla, teenniyle ve merhametle geçirilen bir ay… Çünkü oruç, insanı öfkesine karşı sabra; hırsına karşı kanaate; bencilliğine karşı paylaşmaya davet eder.
“Maddi yiyeceklerden elimizi çekelim; çünkü göklerden manevî rızık geldi.” Ramazan, manevî rızık ayıdır. Sofralarımızda ekmek azalırken, gönüllerimizde huzur artar. Midemiz boşalırken kalbimiz dolar. Dünya telaşı biraz geri çekilir; ahiret ufku biraz daha belirginleşir. Teravihlerde omuz omuza durmak, aynı duaya “âmin” demek, aynı sofrada hurmayla oruç açmak… Bunlar sadece ritüel değil; ruhu besleyen ilahî ikramlardır.
Bu ayda kazancımızı, soframızı, ibadetlerimizi ve gönlümüzü paylaşalım. Ailemizle, sevdiklerimizle, akrabalarımızla, komşularımızla… Yalnız başına tutulan bir oruç eksik değildir belki ama birlikte yaşanan bir Ramazan çok daha bereketlidir. Çünkü rahmet, cemaatle iner; huzur, paylaşınca çoğalır. Bir iftar sofrasına davet edilen bir gönül, belki de yılların kırgınlığını o sofrada unutur.
Ramazan bize sadece aç kalmayı değil, tok gönüllü olmayı öğretir. Affetmeyi, affedilmeyi dilemeyi öğretir. Kırdığımız kalpleri onarmayı, ihmal ettiğimiz dostlukları yeniden kurmayı hatırlatır. Bu ayda bir yetimin başını okşamak, bir yoksulun kapısını çalmak, bir muhtacın duasını almak; belki de bin nafile ibadetten daha kıymetlidir.
Her sahuru bir niyet tazeleme vakti, her iftarı bir şükür anı bilelim. Her geceyi arınma fırsatı, her günü yeni bir başlangıç sayalım. Biz Ramazan’ın hakkını verelim ki Ramazan da bizden razı olsun.
Ey gönül… Madem ki Allah’a misafirsin, öyleyse gönlünü genişlet; sofranı büyüt; kalbini temizle. Çünkü sana gökyüzü sofrası yakışır.