ABD, İran’a yönelik gerçekleştirdiği saldırıdan sonra işin içinden nasıl sıyrılacağına dair kafa karışıklığından kurtulamıyor.

Avrupa’dan beklediği desteği alamaması bir yana küresel ekonomide meydana getirdiği tahribat tepkilerin odağına yerleşmesine neden olmuş durumda.

Körfez’de ise kendisine sınırsız desteği sadece BAE veriyor. Suudi ile yaşadığı kırılmayı tamir etmeye dair bir planının da olmadığı anlaşılıyor.

Tüm bunlardan dolayı Çin odaklı krizden çıkış senaryolarını devreye koydular.

Ama Trump’ın ziyaretinden sonra ortaya çıkan tabloya bakanlar ABD açısından hiç de iç açıcı olmayan bir manzaranın farkına vardılar.

Trump, “Şi beni başarılarımdan dolayı tebrik etti” dedi; ama kimse hangi başarıların kast edildiğini sormadı, çünkü herkes bunun da klasik Trump manipülasyonlarından biri olduğunu biliyordu.

Trump, “Şi, İran’a askeri yardım yapılmayacağını söyledi” dedi; ama zaten Çin, hiçbir zaman İran’a askeri yardım yaptığını kabul etmemişti ki… Çin, İran’a askeri ekipmanları her zaman gizli yollardan gönderdi.

Gözden kaçan önemli ayrıntılardan biri de Trump’ın Hürmüz konusunda Çin’den yardım istediğiydi.

Tabii bu konuda da İran, Çin’e ayrıcalıklar tanımıştı ve Hürmüz’ü Çin için sıkıntılı hale getiren İran değil ABD idi.

Trump’ın ziyaretinin belki de en ilginç kısmı, ayrılırken hediyeler dahil Çin’de kullanılan her şeyin çöpe atılmasıydı.

Konuyla alakalı ABD’li gazeteci Emily Goodin, X platformunda yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

“Amerikalı görevliler, Çinli yetkililerin dağıttığı her şeyi topladı; giriş kartları, Beyaz Saray personeline verilen geçici telefonlar ve heyet rozetleri… Air Force One uçağına binmeden önce bunların tamamını topladılar ve merdivenin altındaki çöp kutusuna attılar. Çin’den gelen hiçbir şeyin uçağa alınmasına izin verilmedi.”

Gerekçe güvenlik idi; ama işin aslı ABD, Çin’den korkuyordu.

ABD güvenlik kurumlarına göre Çin söz konusu olduğunda, ‘en basit görünen elektronik cihazların bile potansiyel bir siber sızma veya veri toplama aracı olabileceği’ yönünde ciddi bir kanaat oluşmuş durumda. Onlar “temkinli yaklaşım” diyor; ama konu yer yer paranoya noktasına bile geliyor. Bu nedenle “temkinli yaklaşım” artık yalnızca bilgisayarlar ve akıllı telefonlarla sınırlı kalmıyor; giriş kartları, şarj kabloları ve hatta sıradan protokol hediyeleri bile “güvenlik riski” olarak değerlendiriliyor ve “resmi uçağa” alınmasına izin verilmeden çöpe atılıyor.

Onlar “güvenlik riski” diyor; ama aslında meseleye “güven” açısından yaklaşmak gerekir.

Bir de meselenin “Kişi kendinden bilir işi” tarafı var.

ABD adı geçen cihazların tümünü ve hatta daha fazlasını da “kirli istihbarat faaliyetleri” için kullanıyor olmalı ki, başkalarından da bu konuda şüpheleniyor.

ABD kimseye güvenmiyor; ama aslında kimseye de güven vermiyor, çünkü dürüst değil.

Kendi iç istihbaratları bile ülke içerisindeki siyasetçi ve bürokratlara karşı “her şeyi” şantaj malzemesi olarak kullanabiliyorken, başka ülkelere karşı neler yapmazlar ki…

O yüzden tüm siyasi gelişmeler, manipülatif mesajlar bir yana, Trump’ın Çin ziyareti sonrası yaşananlar tüm ülkeler ve siyasi liderlerin ABD’ye karşı her an teyakkuzda olmasının gerekliliğini bir kez daha ortaya koymuştur.

ABD’den alınan her türlü askeri ve teknolojik araç-gereç bir yana, sivil teknoloji, iletişim ve bilişim araçlarının da kirli istihbarat faaliyetleri için kullanılabileceği unutulmamalıdır.

Siyonizmin en büyük silahı şantajdır ve dünyanın en büyük siyonist ülkesi olan ABD, en kirli şantaj araçlarının üretildiği ve dünyaya dağıtıldığı merkezdir.

Küreselleşmeye, iletişim araçlarına, sosyal medyaya da bu çerçeveden bakılmalı, kontrolü elden kaçırmanın “tam kontrol altına girme” anlamına geldiği unutulmamalıdır.