İnsan hayatı, nimet ve musibet arasında devam eden uzun bir imtihandan ibarettir. Kimi zaman hastalık, yokluk, ölüm ve ayrılıklarla sınanır; kimi zaman da sağlık, zenginlik, makam, güç ve başarılarla denenir. İnsan çoğu zaman başına bir sıkıntı geldiğinde imtihanda olduğunu hatırlar; ancak nimetlerin de en az musibetler kadar ağır bir sınav olduğunu fark etmekte zorlanır. Oysa Kur’an’ın öğrettiği kulluk anlayışında sabır ve şükür birbirinden ayrılmaz iki kanat gibidir. Musibet anında sabreden, nimet anında şükreden kul, hayatın her hâlini Rabbine yaklaştıran bir vesileye dönüştürür. Asıl kazanç da budur.
Abdullah b. Abbas’tan rivayet edilen hadiste Allah Resûlü (s.a.v.), genç yaşta olan sahabesine hayat boyu unutulmayacak bir hakikati öğretmiştir: “Ey Evlât! Sana bazı kaideler öğreteyim” deyip şöyle buyurmuştur: “Allah’ın emir ve nehiylerini gözet ki, Allah da seni gözetip korusun. Allah’ın rızâsını gözet ki, O’nu yanında bulasın. Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste! Yardım dileyeceksen Allah’tan dile! Ve bil ki, bütün insanlar sana fayda vermeye çalışsalar ancak Allah’ın senin için takdir ettiği faydayı verebilirler. Yine eğer bütün insanlar, sana zarar vermeye kalksa ancak Allah’ın hakkında takdir ettiği zararı verebilirler.” (Tirmizî, Kıyâmet 59).
Bu hadis, müminin hayat anlayışını özetleyen büyük bir düsturdur. Çünkü insanın gerçek gücü sahip olduğu malda, makamda veya çevresinde değil; Rabbine olan bağlılığında saklıdır. Allah’a güvenen bir kul sebeplere sarılır, çalışır, gayret eder; fakat neticeyi yalnız Allah’tan bekler. Böyle bir iman, insanı korkuların, endişelerin ve insanların baskısından kurtararak hakka bağlı bir şahsiyet haline getirir.
Hayat yolculuğunda bazen ağır hastalıklar, beklenmedik kayıplar ve türlü sıkıntılarla karşılaşırız. Böyle zamanlarda müminin sığınağı sabırdır. Kur’an-ı Kerîm, musibet anında “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.” (Bakara: 156) diyebilen kulları övmektedir. Çünkü onlar dünyanın geçici olduğunu, her şeyin Allah’ın takdiriyle gerçekleştiğini bilirler. Bu teslimiyet onları ümitsizlikten korur. Ancak unutulmamalıdır ki sabır yalnızca acıya katlanmak değildir; isyan etmeden, kulluk vazifesinden vazgeçmeden, Allah’a olan güveni kaybetmeden yürüyebilmektir. İşte gerçek sabır budur ve Rabbimizin rahmeti de böylesi kulların üzerinedir.
Diğer taraftan nimetler içinde yaşarken de dikkatli olmak gerekir. Nice insanlar vardır ki yoklukta Allah’a yönelmiş, fakat bollukta gaflete düşmüştür. Şeytan bazen korkutarak, bazen de rahatlık ve konfor vaat ederek insanı davasından uzaklaştırmak ister. Hâlbuki mümin, hangi şart altında olursa olsun Kur’an’a ve sünnete bağlı kalmakla yükümlüdür. Allah Teâlâ peygamberlerine ve onların izinden gidenlere yardım edeceğini vaat etmiştir. Bu ilahî vaat bugün de geçerlidir. Hak dava bazen zayıf görünse de mağlup olmaz; çünkü onun sahibi Allah’tır. Müminin görevi neticeyi hesaplamak değil, hak bildiği yolda sadakatle yürümektir.
Bu sebeple bugün bizlere düşen görev; Kur’an’a sımsıkı sarılmak, sünnet-i seniyyeyi rehber edinmek, sahabenin ve ümmetin salihlerinin izinden ayrılmamaktır. Musibetlerde sabrı, nimetlerde şükrü kuşanmak; davaya bağlılığı hiçbir şart altında terk etmemektir. Çünkü Allah’ın yardımı, yalnızca sıkıntılara sabredenlere değil; nimetleri de O’nun rızasına uygun şekilde değerlendirenlere gelir. Rabbimiz bizleri imanını son nefese kadar muhafaza eden, nimet ve musibet imtihanını başarıyla veren, Kur’an’ın safında yer alarak davasına sadakat gösteren kullarından eylesin. Âmin.