Bombaların gürültüsü arttığında, bazen en çok susturulmak istenen şey silahlar değil; hakikatin kendisidir.
Dünyanın en büyük güçleri artık savaşları yalnızca cephede kazanmıyor; zihinlerde, ekranlarda ve gündemlerde de yürütüyor. Bugün ABD'nin İran'a yönelik son saldırılarına baktığımda aklıma gelen ilk soru şudur: Gerçek hedef gerçekten İran mıydı, yoksa Amerikan kamuoyunun dikkati başka bir yöne mi çevrilmek istendi?
Jeffrey Epstein dosyalarının yeniden tartışıldığı, isim listelerinin ve siyasi bağlantıların sorgulandığı bir dönemde Washington'un bir anda İran eksenli yeni bir savaş gündemine geçmesi tesadüf olarak görülebilir. Elbette bunu kesin biçimde kanıtlayan bir veri yoktur. Ancak zamanlamanın kamuoyunda ciddi soru işaretleri doğurduğunu inkâr etmek de mümkün değildir. Nitekim bazı Amerikalı siyasetçiler de bombardımanların Epstein tartışmalarını ortadan kaldırmayacağını açıkça dile getirmiştir.
Benim itirazım yalnızca zamanlamaya değildir. Asıl itirazım, uluslararası hukukun güçlü devletlerin çıkarlarına göre eğilip bükülmesine yöneliktir. Demokrasi, insan hakları ve hukuk söylemini dünyaya ders gibi anlatan bir ülke, söz konusu kendi stratejik hesapları olduğunda bombaları konuşmaya başlıyorsa burada büyük bir çelişki vardır.
Her savaşın mutlaka görünen bir gerekçesi bulunur. Güvenlik denir, nükleer tehdit denir, deniz yollarının korunması denir. Fakat tarih bize şunu öğretmiştir: Savaşların ilan edilen sebepleri ile gerçek siyasi sonuçları her zaman aynı değildir. Bu nedenle vatandaşların, gazetecilerin ve akademisyenlerin soru sorması bir komplo değil, demokratik bir görevdir.
İran'a yönelik son saldırılar yalnızca askeri hedefleri vurmadı; bölgesel istikrarı, enerji piyasalarını ve milyonlarca insanın geleceğini de etkiledi. Yeni saldırılarla birlikte ateşkes girişimlerinin yeniden zora girdiği ve bölgesel gerilimin tırmandığı görülüyor.
Ben savaşın hiçbir zaman kalıcı çözüm ürettiğine inanmadım. Bombalar susturabilir ama ikna edemez. Füze korku oluşturabilir ama adalet sağlayamaz. Güçlü olmak, haklı olmak anlamına gelmez.
Bugün asıl sorgulanması gereken, dünyanın neden birkaç büyük gücün jeopolitik hesaplarına mahkûm edildiğidir. Bir tarafta demokrasi söylemi, diğer tarafta uluslararası hukuku tartışmalı hale getiren askeri müdahaleler... Bir tarafta şeffaflık vaatleri, diğer tarafta kamuoyunu meşgul eden dosyaların gölgesinde patlayan yeni krizler...
Ben bu tabloya bakınca yalnızca İran'ı değil, uluslararası sistemin samimiyet krizini görüyorum. Çünkü güç, hesap vermekten uzaklaştığında hukuk zayıflar; hukuk zayıfladığında ise savaş sıradanlaşır. İnsanlık bugün tam da bu tehlikeli eşiğin üzerinde duruyor. Eğer dünya kamuoyu gündemlerin nasıl değiştirildiğini, hangi krizlerin hangi tartışmaları gölgede bıraktığını sorgulamazsa, yarın yeni savaşların gerekçeleri de aynı kolaylıkla üretilecektir. Asıl mesele İran değildir; asıl mesele, hakikatin savaş gürültüsü içinde kaybolmasına izin verilip verilmeyeceğidir.
Gazze’ye ve İran’a selam, direnişe devam!