Veya şöyle soralım: Türkiye’nin bölgesel güç olmasının yolu Mehmetçiğin Amerika’nın icazetiyle ve Amerikalı askerler ölmesin diye Hürmüz Boğazı’ndaki mayınları temizlemesinden ve kendisine tevdi edilecek başka görevleri ifa etmesinden mi geçiyor? Yahut şöyle soralım: Türkiye’nin bölgesel güç olmasının yolu, Türkiye’nin Amerika’nın gerek Ortadoğu’daki ve gerekse Türki Cumhuriyetlerdeki varlığını korumasından ve kalıcı olması için çaba göstermesinden mi geçiyor?

Çünkü Hükümet, hiç beklenmedik bir şevk, iştiyak ve çaba ile ABD’nin Gazze Soykırımındaki suç ortaklığını, genelde Filistin ve özelde Gazze üzerindeki kirli planını, soykırımcı israil ile birlikte İran’a saldırı suçunu ve daha nice gayrimeşru eylemlerini cansiperane bir şekilde destekliyor. Özellikle NATO Zirvesi sürecinde başta TRT olmak üzere hükümet yanlısı medya organları Gazze Soykırımında suç ortağı olan, aynı zamanda komşumuz İran’a savaş açan ve bunlarla da hızını alamayarak Küba ve diğer ülkeleri tehdit eden Trump’u o kadar yücelttiler ki, bir Nobel Barış Ödülüne aday olarak göstermedikleri kaldı.

CHP, AP vb. partilerin Amerikancılığına bir anlam verebiliyorduk, ama doğrudan ABD destekli bir darbeye maruz kalan Ak Parti’nin mümkün olduğunca mesafeli olması gerekirken, Amerikancılıkta bütün partileri sollamasına bir anlam vermekte zorlanıyoruz. Oysa Ak Parti’yi kuranların diğer partilere getirdikleri temel eleştirilerden biri de onların Amerikancı politikaları ve duruşları değil miydi?

Hükümetin katil Trump’un şahsında ABD ile geliştirdiği bu yeni ilişki türünü Türkiye’nin yararına görenler hem yanılıyorlar ve hem de yanıltıyorlar. Çünkü bu ilişkilerde iki ülkenin karşılıklı çıkarları yok, aksine Türkiye’nin F-35 uçaklarına, Kaan motorlarına ve benzeri beklentilerine karşılık ABD’ye verdiği tavizler vardır. Mesela, Trump, Türkiye’nin yıllarca emek verdiği ve ilmik ilmik dokuduğu Sengesur Koridorunu tek bir buyrukla Trump Koridoru olarak değiştirdi ve oranın ömürlük işletmesini dahi kendi uhdesine aldı, ama Türkiye bir şey demedi, diyemedi. Dahası var. Gazze Soykırımındaki kesintisiz desteğine, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırmasına, İran’a savaş açmasına ve uluslararası hukuku ayaklarının altına alan diğer eylemlerine karşı da sessiz kaldı.

Trump’un diğer bir özelliği de, kendisini herkesin üstünde görmesi ve istediği kişileri aşağılamaktan, hakaret etmekten ve bazen de alay etmekten geri durmamasıdır. İçimiz kan ağlayarak hatırlatalım ki, Başkan Erdoğan da Trump’un bu eylemlerinden nasibini alan liderlerdendir. Son hakaretini de NATO Zirvesi için bulunduğu Ankara’da, daha önce İran ile vardıkları anlaşmayı tek taraflı olarak iptal edip İran’a yeniden saldırmakla yaptı. Ne yazık ki, hükümet bunu da kınayamadı…

Şu yaman çelişkiye bakınız! Bütün bunlar Temmuz ayında yapılıyor. Yani ülkemizin tarihinin en büyük ihanetine maruz kaldığı Temmuz ayında… Bir yandan 15 Temmuz Darbe ve İşgal Girişimi’nin 10. Yılı nedeniyle darbecileri ve destekçilerini lanetleyen nutuklar ve diğer yandan darbenin banisi, hamisi ve baş destekçisi ABD’ye selam çakmalar…

Başta devlet ve hükümet ricali olmak üzere hepimiz şahidiz ki, bölgemizde hangi ülke ABD ile ne kadar ilişki kurmuşsa, ondan o kadar zarar görmüştür. Irak, Suudi Arabistan, Ürdün, BAE ve diğer ülkeler birer peykten öte bir özellikleri var mı?

Sonuç olarak dememiz o ki, Türkiye’nin bölgesel güç olmasının yolu, Hürmüz’de, şurada burada ABD’nin taşeronluğunu yapmaktan veya ABD’nin ülkelerimizdeki varlığını tahkim etmekten değil, onu bir an önce defetmekten geçmektedir. Bu gerçeğin hilafına davrananlar, anılan ülkelerin akıbetini yaşamaya mahkûmdur.