Bugün 10 Mayıs Pazar.
Afganistan’a geldim birkaç günlüğüne ve an itibariyle Kabil’deyim. Hava güzel, 26 derece… Görmeyenler için söyleyeyim, Kabil, dağlarla çevrilidir. Bazılarının başında hala kar var. Diyebilirim ki, Kabil, konumu itibariyle dünyanın güzel şehirlerinden biri olmanın hemen hemen bütün özelliklerine sahiptir.
Bu, Kabil’e üçüncü gelişimdir. Her defasında bir öncekinden daha temiz ve toparlanmış görmem beni sevindiriyor. Kabil deyip geçmemek gerekiyor. Son 50 yılını yıkıcı bir savaşla geçirmiş bir şehirden söz ediyoruz.
Tabii, bizim gördüklerimiz dışarıdan ve bir yabancı gözüyledir. Dolayısıyla anlatacaklarımız da o nispette eksik olur. Ancak duyduğum kadarıyla Kabil Belediye Başkanı Sayın Mevlevi Abdul Raşid Beluç, daha güzel bir Kabil için gece gündüz çalışmaktadır. Ben de bu arada kendilerinden bir söyleşi talebinde bulundum. İnşallah olumlu cevaplarını bekliyorum.
Kabil’de trafik işaretleri istisnadır. Afganistan’ın diğer şehirlerini siz düşününüz. Ancak inanmakta zorlanacağınız, hatta abartılı bulup inanmayacağınız bir gerçeği söyleyeyim… Afganistan’daki trafik, Türkiye’deki ile kıyaslanamayacak kadar düzenli ve Avrupa’daki kadar güvenlidir. Hakeza Afganistan’daki sosyal hayatın güvenliği de Avrupa’nın fevkindedir. Zaten onca fakirliğe rağmen milletin İslam Emirliği’ni takdir etmesinin de ötesinde sahiplenmesinin nedeni de bütün Afganistan’da sağladığı bu güvendir.
Dün Kabil’deki yetimhanelerden birini ziyaret ettik. Yetim denince, akla gelen ilk ülke Afganistan’dır. Çünkü Rusların 10 ve ABD-NATO’nun 20 yıl süren işgalleri 2 milyon cana ve onun birkaç kat fazlası çocuğun yetim olmasına mal oldu.
Bir hayırsever ağabeyimizin verdiği zekatın bu yetimhaneye teslimine şahit oldum. Hocaları ve diğer çalışanlarıyla birlikte 150 kişiyi bulan ve erkek çocuklara mahsus bir yetimhane. Yetimhane deyip geçmeyeyim. Burası aynı zamanda ilkokuldan liseye kadar Milli Eğitim Bakanlığı tarafından onaylanmış bir okul.
Afganistan’daki ilk-orta-lise öğretimini kısmen Türkiye’deki İmam- Hatip okullarına benzetebiliriz.
Ziyaret ettiğimiz bu yetimhanenin – okulun diğer bir özelliği de buradaki çocukların aynı zamanda hafızlık da yapıyor olmalarıdır. Kur’an-ı Kerim’in 30 cüzünü yıllara öyle bir taksim etmişler ki, Kur’an hıfzında da mezun oluyorlar. Öğle yemeğinde beraberdik. En küçükleri 7 yaşındadır…
Kimisinin ya babası veya annesi yok ve kimisinin de her ikisi yoktur. Gelin, bir anlığına olsun kendimizi ve çocuklarımızı Afganlıların yerine koyalım ve düşünelim… Bu zorluğun ve hele hele bu haletiruhiyenin tarifini yapmak mümkün mü?
O yetimlerin gözlerine bakmak, o yetimleri gözlerinden okumak… Duruşları, gözleri, belirli – belirsiz bakışları ve kısaca varlıkları insanı öyle bir yükümlü ve öyle bir borçlu kılıyor ki…
Şundan şüphe yok ki, biz ne kadar anlatsak anlatalım veya onlara ne kadar kol kanat gerersek gerelim ve iyilik adına ne yaparsak yapalım, onlardaki bir boşluğu gideremeyiz. Öyleyse yetimler nerede olurlarsa olsunlar, biz onlara olan borcumuzu ifaya çalışalım…
Kaldı ki, yanımızda ve yakınımızda yetimlerin olmayışı da bizi yetimlere olan borcumuzdan muaf tutmuyor. Yakın olsunlar veya uzak, borcumuzun borç olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz. Onlar bizi değil, biz onları bulmalıyız. Bu borcumuzun ne olduğunu da yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimiz (sav) bize bir bir açıklıyor ve emrediyor. Bu vesile ile gelin hep birlikte bu emirleri okuyalım…
Sadece şu ayet bile bu yükümlülüklerimizi yerine getirmemiz için yeterli değil mi?
“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarına doldurasıya ateş doldurmuş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.” (Nisa: 10)
Kabil’den selamlar…