İslâmî yolun başı da sonu da tevhiddir. Çünkü tevhid, sadece “Allah birdir” demek değildir; dayanılacak, güvenilecek, medet umulacak tek merciin Allah olduğunu bilmektir. Neticeyi sebeplerden beklememek, rızayı insanların eline bırakmamak, başarıyı alkışta aramamaktır.

Tevfik Allah’tandır. Yardım da O’ndandır. Kulun vazifesi ise rıza-yı İlâhîyi esas alarak yürümektir. Yapılan ameller, gösterilen çaba ve gayretler bir sonuç elde etmek için değil, ilâhî emir olduğu için yapılır. Kabul edilmek de reddedilmek de muvaffak olmak da olmamak da Allah’ın takdiridir. Kul vazifesini yapar, neticeye karışmaz.

Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça şöyle buyrulur:
“Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” (Zümer, 39/53)

Bu emir, müminin bel kemiğidir. Şartlar ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın, sebepler ne kadar aleyhte olursa olsun, ümitsizlik mü’mine yakışmaz. Çünkü mü’min bilir ki hükmeden sebepler değil, kâinatın sahibi olan Allah’tır.

Bugün insanlar grup grup olmuş, herkes kendi fikrini beğenmekte, kendi yorumuyla sevinmekte ve onu savunmaktadır. Kur’ân bu hâli şöyle haber verir:
“Her grup, kendinde olanla ferahlanmaktadır.” (Rûm, 30/32)

Hâlbuki sevinilecek şey kendi fikir ve düşüncelerimiz değil, Allah’ın indirdiği ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Sünneti’dir. Bütün semavî kitapların ve bütün peygamberlerin davası birdir; o da İslâm’dır. Hak birdir ve değişmez. Değişen, insanların algısı, yorumu ve bakış açısıdır. Parçalanan hakikat değil, anlayışlardır.

Kur’ân ve Sünnet’in çizgisi bellidir: Kimseyi tekfir etmeden, kimseyi dışlamadan, ötekileştirmeden; istikameti bozmadan, vasat ve mutedil bir yol üzere yürümek. Bizim de kâinatın da dinin de sahibi Allah’tır. Bizler emanetçiyiz ve emaneti muhafaza etmekle mükellefiz. Hakkı tebliğ etmek bizim vazifemizdir; hidâyet ve muvaffakiyet ise Allah’tandır.

Bizler aciziz; gücümüz sınırlı, ihtiyaçlarımız ise sınırsızdır. Geçmişin acılarıyla, geleceğin korkuları arasında sıkışıp kalırız. Dayanacak bir nokta bulamayınca ezilir, bunalırız. Oysa sığınılacak, güvenilecek tek merci “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah”tır. Bu kelime, insanın korku ve endişelerini giderir; onu selâmet sahiline çıkarır. Bütün batıl dayanakları ortadan kaldırır ve kalbi tek bir Zat’a bağlar.

Gece gider, gündüz gider; insan gider, dünya gider. Anne-baba, evlat, dost, mal ve mülk gider. Bâkî kalan yalnızca Allah’tır. O’na dayanan korkmaz, O’ndan isteyen kederlenmez. Çünkü yerin ve göğün bütün hazineleri O’nun kudretinin tasarrufundadır.

Vahdet, tevhidden doğar; tevhid olmadan vahdet olmaz. Allah’ı hakkıyla tanıyıp birlemeyen, insanlarla da sahih bir birlik kuramaz. Başkasının kusuruyla meşgul olan kendi kusurunu göremez; başkasını küçümseyen kendini dev aynasında görür. Hâlbuki bütün büyüklük ve övgü yalnızca Zât-ı Celâl’e aittir.

Tevhid kalbe yerleştiğinde dağınıklıklar gider, ufuk genişler. İnsan fer’î meselelerde boğulmaz; kalbi bütün mü’minleri, hatta bütün insanlığı kuşatacak bir genişliğe ulaşır. Maksadı Allah olanın insanların beğenisine ihtiyacı olmaz; gayesi Allah olanın istikametinde sapma olmaz.

Allah’ım! Kalplerimizi tevhid üzere sabit kıl, bizi vahdetten ayırma ve rızana ulaştıran yolda istikametten saptırma. Amin.