Kâinata dikkatle bakıldığında hiçbir şeyin başıboş olmadığı açıkça görülür. Her varlık üzerinde ayrı bir rahmet ve ayrı bir hikmet tecelli etmektedir. Bediüzzaman bu durumu, “Hem bütün mevcudata şamil, her bir mevcuda lâyık bir surette rahmetin taltifatı; bir rahmet-i vâsia içinde bir ilm-i muhîti gösteriyor” şeklinde ifade etmektedir.
Aynı anne ve babadan dünyaya gelen kardeşlerin dahi rızkı, kabiliyeti ve hayat çizgisi birbirinden farklıdır. Birinin rızkı genişken diğerinin dardır; biri muradına ererken diğeri uzun imtihanlardan geçer. Demek İlâhî iltifat, umumî olmakla beraber her ferde özel taalluk etmektedir. Her fert, kendisine mahsus bir rahmet tecellisinin aynasıdır.
Doğan bir yavrunun annesinin sütüyle beslenmesi, baharda kuruyan toprağa yağmurun yağması, aç kalan mahlûkatın rızıklarının vaktinde yetiştirilmesi bu âlemin kör tesadüflerle değil, her şeyi bilen bir ilm-i muhîtle idare edildiğini göstermektedir. Rahîm olan Zât, kullarını unutmamakta, karıştırmamakta ve hiçbir ihtiyacı ihmal etmemektedir.
Fakat insan, çoğu zaman bu hakikatten uzaklaşıyor. Çocukların oyunlarından gençlerin dünya heveslerine, nefsânî arzulardan modern çağın fitnelerine kadar sayısız dünyevî uğraş insanı hakikatten koparıyor. Meşru olmayan arzular, insanlığı kuşatan büyük bir girdap hâline gelmiş; nefis dünyaya çağırırken akıl da onun peşinden sürüklenmektedir.
Böyle bir zamanda Kur’ân’a yönelmek, iman hakikatleriyle meşgul olmak ve hakikatin peşinden gitmek kişinin hüneri değildir, doğrudan doğruya “taltifat-ı Rabbânî”dir. Cenâb-ı Hakk’ın hususî bir lütfu ve ihsanıdır. Çünkü herkes dünyanın peşinden koşarken, bir kulun kalbini Kur’an’a çevirmesi ancak İlâhî bir inayetle mümkündür.
Kur’ân’da şöyle buyuruluyor: “Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan ister. O ise her an bir yaratma halindedir.” (Rahmân: 29) Bu âyet, bütün mahlûkatın; istidad, ihtiyaç ve ıztırar lisanıyla Allah’tan istediğini haber vermektedir. Her an ayrı bir tecelli gerçekleşmekte; kimi yerde hayat verilirken kimi yerde ölüm tecelli etmekte, bir tarafta baharlar yaratılırken diğer tarafta yapraklar dökülmektedir.
İnsanın yüzündeki çizgilerden parmak izlerine kadar her ayrıntı, sonsuz bir ilmin delilidir. Hiçbir insanın diğerine tam olarak benzememesi, ilm-i muhîtin açık bir tecellisidir. Eğer ezelden ebede kadar bütün mümkinatı kuşatan bir ilim olmasaydı, bütün varlıklar birbirinin aynı olurdu.
Cenâb-ı Hakk’ın yaratması hem “ibdâ” hem “inşa” iledir. Yoktan var etmek de mevcut zerreleri hikmetle bir araya getirmek de O’nun kudretinde nihayetsiz kolaydır. Baharda yüz binlerce türü bir anda yaratmak, insanı ana rahminde şekillendirmek, her an yenilenen hücreleri aynı surette muhafaza etmek; sonsuz ilim ve kudretin eseridir.
Fakat insan hâli daima böyle devam etmez. Zulüm, isyan, bozgunculuk ve günahın hesabı sorulmadan bırakılmaz. Ahir zamanda insanlık büyük bir fesat içine düşmüş ve dünya bozgunculukla dolmuştur. Fitne, ahlâksızlık ve inkâr yeryüzünü kuşatmıştır. Böyle bir zamanda Kur’an’a sarılmak, sünnete yönelmek ve imanı muhafaza etmek her zamankinden daha fazla önem taşımaktadır.
Ya Rabbi! Bizleri nefsimizin ve ahir zaman fitnelerinin eline bırakma. Kalplerimizi Kur’an ile dirilt, iman ile kuvvetlendir. Milletimizi, memleketimizi ve bütün Ümmet-i Muhammed’i muhafaza eyle. Bizleri hidayetten sonra dalalete düşürme. Âmin.