Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:
“Saf saf dizilmişlere, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim.” (Saffât, 37/1-3)

Müfessirler bu âyetlerde zikredilenlerin, Rablerinin huzurunda saf saf dizilen melekler olduğunu ifade ederler. Onlar, gökte mü’minlerin yeryüzünde namazda saf tuttukları gibi saf tutar, ön safları tamamlar, sonra diğer saflara geçerler. Rablerinin emrini bekler, rüzgârları, bulutları sevk eder ve O’nu zikretmekten geri durmazlar.

Bununla birlikte bazı müfessirler, bu âyetlerin yeryüzündeki mü’minlere de işaret ettiğini söylemişlerdir: Namazda saf tutan, omuz omuza duran, saflarını sık ve düzgün tutan mü’minlere… Hatta kimi âlimler, bu safın cihad safı olduğunu; mü’minlerin düşman karşısında, birbirine kenetlenmiş bir duvar gibi durarak çözülmeden mücadele etmelerini ifade ettiğini belirtmiştir.

Şu hâlde ister melekler, ister mü’minler kastedilmiş olsun; bu âyetlerin ortak mesajı açıktır: Allah’ın emri karşısında saf olmak, bir olmak, diri olmak, güçlü olmak ve kardeş olmaktır.

Günde beş vakit kılınan namaz, bu hakikatin her gün tekrar edilen fiilî bir talimidir. Mü’minler, aynı istikamete yönelir, aynı kıbleye döner, aynı safta birleşir. Zengin-fakir, büyük-küçük, makam-mevki farkı olmaksızın omuz omuza durur. Bu, sadece bir ibadet değil; aynı zamanda bir birlik eğitimidir.

Ne var ki bu hakikat yeterince idrak edilebilmiş olsaydı, camilerimiz dolup taşar; sabah namazlarında dahi ön safta yer bulabilmek için yarış olurdu. Küçüğüyle büyüğüyle, genciyle yaşlısıyla bir ümmet, Allah’ın huzurunda yekvücut hâlinde saf tutardı. Ancak bugün camiler boş kaldıkça, hayatın diğer alanlarında da saflar gevşemekte, kalpler dağılmakta, birlik zayıflamaktadır.

Bu dağınıklık, sadece bireysel bir zafiyet değil; aynı zamanda ümmetin karşı karşıya kaldığı büyük bir tehlikedir. Zira emperyalist ve siyonist güçler, Müslümanların arasındaki her farklılığı bir ayrışma sebebi hâline getirmekte; ırkı, dili, mezhebi ve coğrafyayı birer fitne unsuru olarak kullanmaktadır.

Oysa bunlar rahmet vesilesi olması gereken zenginliklerdir. Fakat bu zenginlikler kaşındığında, kardeşlik bilinci zedelendiğinde ve birileri izzeti Müslümanlarda değil de başkalarında aramaya başladığında, işte o zaman felâket kaçınılmaz olur.

Nitekim bugün Müslüman beldelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarına adeta akbabalar gibi üşüşen güçler, bu dağınıklığın sonucudur. Sömürdükçe güçlenmekte, güçlendikçe azgınlaşmakta, azgınlaştıkça firavunlaşmakta ve zulümlerini daha da ileri taşımaktadırlar.

Bugün zaman; fer‘î meselelerde boğulma zamanı değildir. Zaman; gökteki melekler gibi saf saf durma, yeryüzünde mü’minler gibi omuz omuza kenetlenme zamanıdır. Zaman; namazda olduğu gibi hayatta da safı sıklaştırma zamanıdır.

Eğer saflarımızı düzeltir, aramıza giren ayrılıkları bertaraf eder, aynı hedefe yönelen bir ümmet hâline gelebilirsek; işte o zaman siyonizmin ve emperyalizmin kurduğu düzen sarsılacaktır. O zaman onların hesapları bozulacak, tuzakları başlarına geçecektir.

O zaman Gazze’de, Filistin’de, Lübnan’da, İran’da ve diğer mazlum coğrafyalarda akan gözyaşları dinecek; mazlumlar derin bir nefes alacaktır.

Unutulmamalıdır ki zafer, dağınıklıkta değil; saf olmaktadır. Güç, sayıda değil; birlikteliktedir.

Mevlâm bizleri, Rablerinin huzurunda saf halinde duranlardan, yeryüzünde de aynı bilinçle kenetlenen kullarından eylesin. Âmin.