Kur’ân-ı Kerîm, kıyamet sahnelerini anlatırken sarsıcı bir tablo çizer:
“Toplayın o zulmedenleri, aynı yoldaki arkadaşlarını ve Allah’tan başka tapmış olduklarını ve onları cehennemin yoluna sevk edin. Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekileceklerdir…” (Saffât, 37/22-24)
Devam eden âyetlerde, dünyada birbirine destek olanların o gün birbirlerini suçladıkları, hiçbir mazeretin onları kurtaramadığı ve azapta ortak kılındıkları ifade edilir. Bu sahne, sadece geçmişe ait bir ibret değil; kıyamete kadar geçerli ilahî bir uyarıdır.
Çünkü tarih tekerrür eder. Zulüm biçim değiştirir ama özü değişmez.
Bugün de bir tarafta zulmü sistematik hâle getiren siyonist israil ve onu her yönüyle destekleyen emperyalist güçler; diğer tarafta ise Gazze’de, Filistin’de, Lübnan’da ve daha birçok yerde hayat mücadelesi veren mazlumlar vardır. Masum çocukların, kadınların ve sivillerin hedef alındığı; şehirlerin yerle bir edildiği; suyun, elektriğin ve temel yaşam kaynaklarının yok edildiği bir tablo ile karşı karşıyayız.
Bu, basit bir çatışma değil; açık ve ağır bir zulümdür.
Daha da acı olan ise, bu zulmün yalnızca yapanlarla sınırlı kalmaması; destekleyenlerin, sessiz kalanların ve menfaat uğruna göz yumanların da bu suça ortak hâle gelmesidir. Nitekim Kur’ân, yalnızca zulmedenleri değil, onların destekçilerini de aynı akıbetle uyarmaktadır.
Zulüm hiçbir zaman kalıcı değildir. Tarih, nice güçlü görünen zalimlerin yıkılışına şahit olmuştur. Bugün de zulmüyle dünyayı sarsanlar, yarın kendi kurdukları düzenin altında kalmaya mahkûmdur. Zira mazlumun ahı, eninde sonunda zalimi yakalar.
Ancak hesap dünya ile sınırlı değildir. Asıl hesap, ilahî adaletin tecellî edeceği o büyük günde görülecektir. O gün zalimler de onları destekleyenler de birbirlerinden kaçacak; dünyada kurdukları ittifaklar parçalanacak; herkes kendi yaptığının hesabını verecektir. Birbirlerini suçlamaları ise hiçbir fayda sağlamayacaktır.
Bu yüzden asıl mesele, o gün gelmeden tarafımızı belirleyebilmektir.
Zalimin kim olduğu kadar, mazlumun kim olduğu da çoğu zaman tartışma konusu yapılır. Oysa hakikat açıktır: Zulüm neredeyse, karşısında durmak gerekir. Mazlumun kimliği değil, uğradığı haksızlık esastır. Hiçbir kimlik, zulmü meşrulaştıramaz.
İslâm, bir karıncaya dahi haksız yere zarar vermeyi doğru görmezken; insanların canına, malına ve haysiyetine kasteden zulümleri asla kabul etmez. Bu sebeple zulme karşı durmak, sadece bir tercih değil; insanî ve imanî bir sorumluluktur.
Bu sorumluluk, sadece büyük eylemlerle sınırlı değildir. Bir söz, bir dua, bir kalem, küçük bir yardım… Hepsi kıymetlidir. Nitekim küçük görülen bir iyiliğin bile insanı ateşten koruyabileceği haber verilmiştir. Zulme karşı yapılan hiçbir şey küçümsenemez.
Bugün bizlere düşen; imkânımız ölçüsünde, sözümüzle, kalemimizle, duruşumuzla mazlumun yanında yer almak; zalimin karşısında saf tutmaktır. Sessiz kalmamak, görmezden gelmemek ve unutmamaktır.
Çünkü tarafsızlık, çoğu zaman zalimin işini kolaylaştırır.
Mevlâm bizleri ne zulmedenlerden ne de zulme sessiz kalanlardan eylesin. Zalime karşı mazlumun yanında dimdik duranlardan eylesin. Âmin.