Rivâyet edilir ki Hz. İbrâhim, Nemrût tarafından ateşe atıldığında bir karınca, ağzında taşıdığı küçücük su damlasıyla ateşi söndürmeye çalışıyordu. Ona, “Bu kadarcık su ile ne yapabilirsin?” diye sorulduğunda verdiği cevap ibretliktir: “Hiç değilse tarafım belli olsun.”

Bu küçük ama anlamı büyük tavır, bugün bizlere de yol göstermektedir. Zira hak ile bâtılın karşı karşıya geldiği anlarda asıl mesele, gücün değil, duruşun nerede olduğudur.

Kur’ân-ı Kerîm, Müslümanlar arasında meydana gelen anlaşmazlıklarda nasıl bir tavır alınması gerektiğini açık bir şekilde ortaya koyar:
“Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin; ikisinden biri diğerine haksızlık ederse, Allah’ın emrine dönünceye kadar haksızlık edene karşı durun…” (Hucurât, 49/9).

Bu ilahî ölçü son derece nettir: Müslümanlar arasında bir ihtilaf varsa adaletle arabuluculuk yapılır; haksızlık eden olursa ona karşı durulur. Yani taraf olmak, körü körüne değil; adalet ekseninde gerçekleşir.

Ancak mesele, Müslüman ile zulmü açık, saldırganlığı ortada olan güçler arasında ise durum değişir. Müslüman, kim olursa olsun mazluma sahip çıkar, zalimin karşısında durur. Bu noktada Kur’ân’ın çizdiği sınır da açıktır:
“Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler kurmanızı yasaklamaz… Ancak sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaranlarla dostluk kurmanızı yasaklar.” (Mümtehine, 60/8-9).

Bu ölçü, bugün yaşanan hadiseleri anlamada da temel bir ilkedir. Zira bir tarafta siyonist israil ve destekçisi emperyalist Amerika’nın Gazze, Filistin ve Lübnan’da uzun zamandır sürdürdüğü sistematik zulüm; diğer tarafta bu zulme maruz kalan mazlum halklar vardır. Sivillerin hedef alınması, çocukların katledilmesi, şehirlerin yerle bir edilmesi ve milyonların yerinden edilmesi, artık tartışmaya açık değil; açık bir zulümdür.

Bu zulmün arkasında yalnızca bölgesel bir güç değil, aynı zamanda küresel ölçekte etkisini sürdüren emperyalist destek mekanizmaları da bulunmaktadır. Bu sebeple mesele, sadece bir coğrafyanın değil; hak ile zulüm, adalet ile sömürü arasındaki daha geniş bir mücadelenin parçasıdır.

Böylesi bir tabloda Müslümanın tarafsız kalması düşünülemez. Çünkü tarafsızlık, çoğu zaman zulmün karşısında sessiz kalmak anlamına gelir. Müslümanın tarafı; siyonizmin ve emperyalizmin ürettiği zulüm düzenine karşı, mazlumdan yana olmaktır.

Elbette bu taraf oluş; ırk, mezhep, coğrafya ya da farklı aidiyetler üzerinden değil, İslâm’ın birleştirici üst kimliği üzerinden şekillenir. Böylesi zamanlarda fer‘î meseleleri öne çıkarmak, asıl tehdidi perdelemekten başka bir anlam taşımaz.

Unutulmamalıdır ki; hak ile bâtılın mücadelesinde küçük bir karıncanın dahi tarafını belli etmesi, büyük bir duruştur. Bugün bizlere düşen de aynı bilinçle hareket etmek, zulmün karşısında safımızı açıkça belirlemektir.

Mevlâ bizleri daima hakkın yanında duranlardan eylesin. Âmin.