İnsanlık bugün ekmeğin azlığından değil, ruhun kıtlığından can çekişiyor. Cep doluyken bile kalp bomboş şekilde dolanıyor. Şehirleri göklere çıkarıyoruz, beton yığınlarını "yuva" diye parlatıyoruz, ekranlarımızı ışıkla dolduruyoruz; lakin insanın iç dünyası, o uçsuz bucaksız sahrası giderek daralıyor. Herkes bir yere yetişme telaşında ama kimse huzura varamıyor. Dışarıdan bakınca çelikten bir zırh gibi dimdik duran modern insan, zırhının altında camdan bir kalp gibi bin bir parça yaşıyor.

Günümüzde sevgi bile bir "konfor ürününe" dönüştü. İşimize gelen kadar sadık, canımızı sıkmayan kadar ilgiliyiz. Oysa sadece nefsin üzerine kurulan her bina, ilk rüzgârda yerle yeksan olmaya mahkûmdur. Nefis hep "almak" için pusudadır; oysa insanı insan kılan, feda edebilme asaletidir. Modern insanın o bitmek bilmeyen yorgunluğu tam da buradan besleniyor: Her şeyi mülk edinmek istiyor ama hiçbir şeyin mesuliyetini taşımaya yanaşmıyor.

Artık ahlaki erozyon gizli saklı da yaşanmıyor. İnsanlar yanlış yapmaktan değil, "yanlış görünmekten" ödün veriyor. Kimse kendini inşa etmeye talip değil; herkes kendini "teşhir" etmenin derdinde. Kalpler boşaldıkça, hayat bir seyirlik gösteriye dönüşüyor.

İşte bu noktada maneviyat, bir kaçış değil, bir "uyanış" olarak karşımıza çıkıyor. Dünyadan el etek çekmek değil; dünyanın debdebesine rağmen kaybolmamaktır maneviyat. Kalbinin merkezine sadece fani olanı koyan, o faniliğin altında ezilmeye mahkûmdur. Ruh, sadece tüketerek doyurulamaz. İnsan, etrafı binlerce insanla çevriliyken de ıssız kalabilir; çünkü ruhu aç olanın sofrası ne kadar donatılmış olursa olsun, içindeki boşluk dinmez.

İslam, insanı işte bu boşluktan çekip alan bir kurtuluş nefesidir. O sadece bir ritüeller toplamı değil; insanı hamlıktan kurtaran bir terbiye usulüdür. Öfkeye gem vurmayı, nefsi dize getirmeyi, merhameti bir tartıyla sunmayı öğretir. Önce "kendini düzelt" der. Çünkü kalp düzelirse dil düzelir, dil düzelirse ev düzelir, ev düzelirse toplum düzelir.

Bugün bize daha çok slogan değil, secdede aşınmış bir alın ve sükûnet bulmuş bir kalp lazım. Daha çok tartışma değil, daha çok edep lazım. Dışarıyı boyarken içerideki yangını görmezden gelmenin hiçbir anlamı yok. Fıtratımıza aykırı bir rüzgarda savruluyoruz; sürekli harcayan ama hiç tamamlanamayan, sürekli konuşan ama hiç anlaşılmayan bir garip kalabalığız.

İnsanın kalbi ancak bir anlam bulduğunda yatışır. Ve o anlam, sadece yere bakarak değil, göğe ve öze bakarak bulunur. Belki de çözüm çok uzaklarda değildir: Bir sofrada göz göze, telefonsuz oturabilmekte; bir anne-babanın evladının sesindeki titremeyi duymasında; öfkeyi yutup helali gözetmekte saklıdır.