Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 26 şehre yayılan "Türkiye Kültür Yolu Festivalleri", devasa bütçeleri, ışıltılı sahneleri ve her köşe başını tutan afişleriyle yol almaya başladı.

Bu kültür yolunun nereye vardığını, neyin hedeflendiğini, amacın ne olduğunu çok bilmiyoruz.

Ama şehirlerin marka değerini yükselteceğiz derken, o şehirlerin ruhunun, sükûnetinin ve kimliğinin birer açık hava panayırına kurban edildiğini açık bir şekilde görüyoruz.

Mesele istatistik tutmak, kaç kişi katıldı, kaç otel doldu, sosyal medyada kaç etkileşim aldık? hesabı ise kusura bakmayın ama bir medeniyet hesap tablolarındaki "ziyaretçi sayısı" ile inşa edilmez.

Eğer bir organizasyon, o şehrin tarihini ve dokusunu sadece bir "arka plan" olarak kullanıyorsa, orada ne kültürden söz edilebilir ne de sanattan.

Işıltılı sahneler sökülüp tırlar şehirden ayrıldığında, geriye sadece gürültü kirliliği kalıyorsa, bu festival halkın değildir.

Çünkü kültür inşa etmek, sadece sahne kurmakla değil; anlam kurmakla mümkündür.

Bugün “kültür yolu” diye yürüdüğümüz güzergâh, yarın bizi kendi değerlerimizden uzaklaştıran bir yola götürme tehlikesi taşıyorsa elbette orda durup bunu sorgulama hakkına sahibiz. Hiç kimse sanata, sosyalleşmeye ya da şehirlerin canlanmasına karşı değil. Ancak mesele, yapılan işin yönüdür, içeriğidir, amacıdır.

Bu etkinliklerin birey, aile ve toplum üzerindeki etkileri, kâğıt üzerindeki verilerden çok daha derindir.

Genç dimağlar, kendi öz mirasından habersiz, popüler kültürün geçici rüzgârlarına savrulurken; aile yapımızı besleyen edep, vakar ve muhabbet iklimi, bu "sınırsız eğlence" temalı ortamlarda zedelenmektedir. Toplumun değerlerinden kopuk, maneviyatı öncelemeyen ve sadece tüketimi kutsayan bu sahneler, medeniyet mirasımızın o ağırbaşlılığını ve irfanını modern şovların gürültüsü altında boğmaktadır.

Ve elbette işin bir de ekonomik boyutu var. Bu organizasyonlara ayrılan bütçeler azımsanacak gibi değil. Milletin alın teriyle oluşan kaynakların, kısa süreli gösterilere harcanması; doğal olarak “fayda” sorusunu gündeme getiriyor. Eğer bu harcamalar, insanın kalbine, zihnine ve değer dünyasına kalıcı bir katkı sunmuyorsa; geriye sadece tüketilmiş bir bütçe ve dağılmış kalabalıklar kalır.

Kültür yolu, sadece asfaltlardan ve meydanlardan geçmez; asıl kültür yolu, kalpten kalbe kurulan hikmet köprüsüdür. Bizim ihtiyacımız olan şey, şehirlerimizi birer turistik vitrine dönüştürmek değil; onları yeniden ilmin, irfanın ve vakarın merkezleri kılmaktır. Gürültünün olduğu yerde hikmet barınmaz.

Şehirlerimizin sessizliğine, derinliğine ve maneviyatına dokunmayın; çünkü bir medeniyet sadece "alkışlarla" değil, "dualarla" ve "eserlerle" ayakta kalır.