Önce Siverek’te sonra Kahramanmaraş’ta yaşanan elim hadise yüreklerimizi dağladı. Bir daha böyle acıların yaşanmaması en büyük dua ve temennimizdir.

Ancak bu yaşananlar uzun süredir büyüyen bir sessiz çöküşün yankısıdır.

Bu acı olaylar sadece bir “asayiş sorunu” değildir. Bu, bir anlam krizidir. Bu, bir yön kaybıdır.

Ekranlardan akan şiddetin, hayatın sıradan bir dili haline geldiğinin ispatıdır.

Hakikat ile kurgu arasındaki çizginin kaybedildiğidir.

12 yıllık zorla eğitimin ve maneviyattan kopuk maddiyata endeksli neslin ortaya çıkan mahsulleridir.

Kaybedilen masumlar, yaralanan canlar sadece birer istatistik değil, ihmal edilmiş bir ruh dünyasının, görmezden gelinen bir boşluğun tanıklarıdır.

Yazıktır, günahtır. Ne yitirilen canlar ne o acıyı çeken anne babalar ne korkudan titreyen çocuklar ne de bütün bir memleket bunu hak etmiyor.

Bugün okullarımızı kameralarla, demir kapılarla, yüksek duvarlarla donatıyoruz. Her köşeye bir göz yerleştirerek tehlikeyi kontrol altına almaya çalışıyoruz. Ama gözden kaçırdığımız bir hakikat var: Kalbi boş bırakılmış birini hiçbir kamera durduramaz. Vicdanı inşa edilmemiş bir bireyi hiçbir sistem dizginleyemez.

Gerçek güvenlik; korkuyla değil, bilinçle sağlanır. Cezayla değil, karakterle inşa edilir. İnsanın içinde bir denge, bir ölçü, bir sınır duygusu oluşmadıkça; dışarıdan getirilen her önlem geçici ve kırılgandır.

Bugün çocuklarımıza yıllar boyunca formüller, sınav teknikleri, akademik başarı yolları öğretiyoruz. Ama aynı çocuklara sabrı, merhameti, saygıyı, sorumluluğu gerektiği kadar hissettiremiyoruz. Başarıyı tanımlarken insan olmayı ihmal ediyoruz. Bilgiyi büyütürken ruhu küçültüyoruz.

Ortaya çıkan tablo ise ağırdır: Anlam arayışını yanlış yerlerde yapan, değersizlik hissiyle yönünü kaybeden, öfkesini kontrol edemeyen bir gençlik…

Manevi bir boşlukta debelenen bu gençlik ya uyuşturucu batağına ya sanal alemin sahte kahramanlarına ya da şiddetin karanlık cazibesine sürükleniyor. Ekranlardan akan o zehirli dizilerle büyüyen, gücü haklılıktan üstün gören bu yeni nesil, toplumun içinde "freni patlamış bir kamyon" gibi kontrolsüzce ilerliyor.

Oysa bu toprakların mayasında incelik vardı. Bir başkasının canını incitmeyi kendine zul sayan bir anlayış vardı. Gücü değil, hakkı yücelten bir duruş vardı. Şimdi ise bu derinlik yerini yüzeyselliğe, bu hassasiyet yerini hoyratlığa bırakıyor.

Eğer gerçekten çözüm arıyorsak, daha fazla kamera değil; daha fazla karakter inşa etmeliyiz. Daha yüksek duvarlar değil; daha derin değerler kazandırmalıyız. Eğitimi sadece meslek edinme süreci olmaktan çıkarıp, insan yetiştirme yolculuğuna dönüştürmeliyiz.

Aksi halde biz, her yeni güne yeni önlemlerle uyanır; ama aynı acılarla yüzleşmeye devam ederiz.