Kavramlar savaşıyla zihinlerimizi darmadağınık hale getiren acımasız düşmanlarımız var. İlk hedefleri de imanımız. İmanımızın kalesini yıkmayı başardıkları an, hiç zaman kaybetmeden düşüncelerimizin boynuna yuları, gözlerimizin önüne at gözlüğünü geçiriyorlar.
İmanımıza “Hakk-hukuk, iyi-kötü görecelidir! Hiçbir sabit ilke yoktur! Zihninize sabit ilkeler koyan iman, sizi geri kafalı kılıyor!” diyerek saldırdılar. Direniş gösteren imanımıza; “güç her şeydir, belirleyici tek etken güçtür, güçlü olan haklıdır, tüm tarihi sadece galip gelen güçlüler yazar!” diyerek saldırdılar. Mazlumun yanında, zalimin karşısında konumlanan vicdanımızın imanına; “siyaset, hiçbir gücü (zalim olsa bile) karşına almamayı zorunlu kılar! Barbar kapitalist emperyalizm ve vahşi Siyonizm'le de elbette iş birliği yapılır!!! çünkü hedefe ulaştıran her yol mübahtır! Menfaat ahlaktan önce gelir! Siyasi ahlak menfaatine olana ulaşma yolunda her şeyi meşru görmektir!” diyerek saldırdılar.
Bu ahlaksız ilkesizliklerle zihnimizin duvarında gedikler açtıktan sonra artık utanmadan dinin ilkelerine saldırırlar. Hem de çelişkiler içinde. Ama o saldırılar sonucunda artık karşılarında o çelişkileri fark edecek bir zihin kalmamıştır zaten. “Neymiş efendim! Din, insanları daha adil kılmıyormuş!!!”. Mesela dindarlar Kürtlerin haklarını iade etmiyorlarmış!!! “Böyle bir zamanda kimi yapıların hedeflerine ulaşmak için Barbar Emperyalizm ve vahşi Siyonizm'le iş birliği yapması (gerçekte uşak olması) siyasi olarak doğru kabul edilmeliymiş!!!”
Öncelikle kavram karmaşasını gidermek adına şunun farkında olmamız lazım. “Bugün bir şeyleri “hakk” olarak görmeye sadece dini inancın hakkı vardır”. Çünkü "hakk" idealite gerektiren bir inançtır. İdealite ise güce göre veya siyasi pozisyona göre belirlenmez. Zaten haktır, kendiliğinden haktır. Yani hakk olan bir şeyler kendiliğinden vardır. Sabitlenmiş ilkeleri olmayanların bir şeyleri sabit hakk olarak görme hakkı olamaz. “Hakk” kavramı içinde binlerce sabite barındırır. Oyunlar, maskeler, ilkesizlikler içinde Machiavellist politikaları benimsemiş seküler zihniyetlerin, o sabitesiz ahlaksızların; “hakk” kavramına değil “menfaat” kavramına sahip çıkmaları gerekir. Menfaat kavramında da hiç kimsenin hiçbir hakkı yoktur. Kim güçlüyse o kazanır.
“Hakk” kavramına iman etmiş, “hakk” talebi olan kişilerin, yeryüzünün en çok hakkı işgal eden, ihlal eden haksızlarıyla ve zalimleriyle (Barbar Emperyalizm ve vahşi Siyonizm'le) iş birliğini siyasi bir hamle olarak görmesi düşünülemez. Başkası diye gördüğünün zalimini kendi hakkının kurtarıcısı olarak görme zihniyetinin adı ahlaksız ilkesizliktir. İlkesiz olanların savaşında da haklı kavramının yeri yoktur. Orada sadece galip gelen vardır. Orada hiç kimsenin hiç kimseye iade edeceği bir hakkı yoktur. Orada hiçbir şeye “bu benim hakkımdır ve şunlar benim hakkımı elimden almışlar” diyemezsin. Sabitesi olmayanın, sabit bir hakkı olduğu neden kabul görsün ki?! En büyük zalimlerle iş birliği yapmanın haksızlık olarak görülmediği o yerde, tüm zulümler meşru hale dönüşecektir. Herhalde o yerde tek bir sabit ilke geçerli olacaktır. O da “senin ilkesizlik diye bir hakkın varsa başkasının da senin hakkını elinden almayı meşru yapan ilkesizlik hakkının olacağı” ilkesi olacaktır.
Müslümanlar için hangi milletten olursa olsun zalim olmak, zalimlerle iş birliği yapmak kötüdür, kabul edilmezdir. İlkemiz, zulüm üstüne zalimlerle birliktelik kuran bir milletin, başka bir millete zalimlerle iş birliğini haklı kılmayacağı üzerinedir. Hepsi aynı derecede kötüdür. “O yapıyorsa ben de yaparım” ya da “ben yaptığımda adı “siyaset” ama o yapınca adı “uşak” olur” demek hiç kimseyi haklı yapmayacaktır. Hepsi aynı kötülüğün hesabını hepimizin Rabbi karşısında vereceklerdir.