“Konjonktür” kavramı Türkçe'ye Fransızca’dan geçti. TDK’yı aşıyor muyuz bilmiyorum ama biz kavramı, “mevcut popüler siyasi iklimin, toplumu sürükleyen zihin durumunun çıkardığı anlık sonucun zorlayıcılığı” anlamında kullanacağız. Kullanmasına kullanacağız ama “konjonktür” kavramını kullanıyor oluşumuz bile içinde bulunduğumuz konjonktürün oluşturduğu kavramsal emperyalizme karşı bizim çaresizliğimizin açık göstergesi olacaktır!

Çünkü “Konjonktür” kitleleri köle edindi. Ama konjonktürün kendisi de özgür değildir, çünkü yirmi yıl, elli yıl, bazen yüz yıl önceden kurgulanabilirdir. Bu kurgu bizi “Günümüz siyasi iklimin konjonktürünü kimler belirledi-belirliyor ve bizler bu gündem belirleme gücüne karşı neden bu kadar çok çaresiz kalıyoruz?” sorusunun muhatabı kılmalıdır. Yoksa yüzyıllardır süren kurgusal konjonktürün kölesi kaldığımız gibi daha yüzyıllar boyunca kurgulanan-kurgulanacak olan konjonktürlerin çaresiz köleleri olmaya devam edeceğiz.

1789’da, Batı'nın Batıl uygarlığı, dünyanın konjonktürünü değiştirdi. “Monarşileri yıkın söylemiyle beraber eşitlik, özgürlük ve adalet…” yalanını sattı. Bu yalanla hiçbir zaman kendileri kadar insan kabul etmeyecekleri insanların zihinlerine, kendi kültürlerinin komik taklitçiliğini dikti. Diktikleri bu zehirli sarmaşık dünyayı sardı ve insanlığın binlerce yılda inşaa ettiği kültürel renkliliği sildi. Artık herkes, kravat takıp ceket giyiyor. Çünkü kültürel emperyalizmin, ekonomik emperyalizmi oldukça kolaylaştırdığını fark etmişlerdi.

“İnsan hakları” kandırmacasıyla hakkı öldürüp “laiklik” ile ideasız toplumlar oluşturdular. Ama bizi yok eden asıl düşünce tohumları coğrafyamızın zihnine ekilen “ aşırı ulusalcılık” düşüncesi oldu. “aşırı ulusalcılık” akımıyla rakip ve düşman uluslar haline getirildik. Hala o dönem kurguların meyvelerini toplayıp bizi sömürüyor ve eziyorlar.

Bugün biz, farklı bir konjonktür oluşturabiliyor muyuz? Kendi izole edilmiş klik düşüncesinin çalışmalarıyla oynamaktan kurtulup etrafına bakınan herkes soruya; “maalesef hayır!” cevabı verecektir. Acı ama gerçek!

“aşırı ulusçuluğun” oluşturduğu konjonktür iklimi, insanlarımızın iknasını, imkansızlığın zirvesine taşıdı. Üstelik “aşırı ulusçuluk” sadece o newroz alanına yürüyenlerin hakim duygusu değildi!. Newrozdakileri televizyonlardan görüp içinden onlara karşı nefret hissedenlerin ezici çoğunluğu da o ulusçuluğun oluşturduğu havanın etkisi altındaydılar. Ve konjonktürel iklim bugün iki tarafa da: “yaptığınız yanlış!” deme fırsatı vermiyor. Dediğin an, iki taraf da parmağıyla karşıtını işaret ediyor. “o yapıyorsa ben niye yapamayacakmışım ki, sadece bana mı haram!” deyip kulaklarını kapatıyorlar.

Aşırı ulusalcılaşmış gözler, düşman kabul ettiği karşıdaki kimseyi görmek dışında körleşir. O körlükten faydalanan Emperyalizm ve Siyonist İşgal için de artık gelsin petroller, Mübarek Kudüs'ler! Sömürü, kölelik, ayaklar altında çiğnenen şeref aşırı ulusalcı zihinler için önemini yitirir. Hatta “Kudüs” deyip “aşırı ulusalcılık” dininden çıktığınız için size de düşman olmaya başlarlar.

Bazen bu zihinlerle konuşmalar sonrası başarısızlığıma bakıp “boşver!” diyorum. “Allah'a yönelmiş azınlık, insanlık idealitesinin korunması için yeterlidir!” diye düşünüyorum. Ama ya konjonktürel iklim gittikçe bunun da sınırlarını geriye doğru itiyorsa!

Bugün bile onları eleştirirken onların dilinden gelen “konjonktür” kavramını kullandık. Bu bizdeki birkaç yüzyıllık çaresiz köleliğimizin cahiliye putudur. Acaba hala şapkalarını, kavramlarını, felsefelerini, tarihlerini, kurumlarını, renklerini… iade edip kendimiz olma imkanımız var mı? Çok düşünmek, daha çok çalışmak lazım!