Uzun zamandır öz eleştiri yapıyoruz. Müslümanlara, son iki yüzü yıldır düşmanlarına teknolojik üstünlük kurmak yerine sadece ibadete yöneldiği eleştirisini getiriyoruz. Nispeten haklıyız da. Sonuçta Rabbimiz bize besili atları hazırda tutmamızı emretti (Enfâl 60) ama bizler bundan gaflete düştük. Yine de sorunu tam teşhis ettiğimiz kanaatinde değilim.

Bu eleştirinin abartılışının uyanış sağlama çabasının yanına olumsuz sonuçlar eklediğini düşünüyorum. Çünkü bu eleştiri, belirli bir süre sonra Müslümanın, askeri güçle kıyasta imani gücü küçümsemesine neden olabilmektedir. Bu da karakter oluşumuna etki etmekte, teknolojik gücün bulunduğu tarafa doğru hayranlığa sebebiyet vermektedir. Hayranlık; zayıf gördüğü Müslümanı küçümsemeye, küçümseme; belirli bir süre sonra Müslümandan iğrenmeye dönüşmektedir.

Artık şunun farkına varmalıyız ki iki yüz yıldır Müslüman dünyaya galip gelen Siyonist faşizm ve Batıl uygarlık, Müslümanları sadece teknolojik üstünlükleri ile yenmediler. Öncelikle bütün enerjileri içlerindeki imanı zayıflatmak için kullandılar.

Bugün üretmeyip sadece tercüme ettiğimiz metodolojisi programlanmış felsefe, buna hizmet etti. İyice baktığımızda ön plana sürülen sosyolog, psikolog ve felsefecilerin ekserisinin Yahudi olduğunu göreceğiz. Yahudiler sarsılmaz şekilde dinlerine bağlı kaldıkları halde, tüm dünyayı ürettikleri düşüncelerle teolojiyi reddetmeye, küçümsemeye doğru ittiler. Sosyal maddeciliğe iten Komünizm (Marks Yahudi’dir), Bireyci konforculuğa iten Egzistansiyalizm (Heidegger, Sartre’ye yöntem sağlayan Fenomenolojist Husserl Yahudi’dir) Yahudi kökenlidir. Psikanaliz sapkınlık (Freud Yahudi’dir), Yaratıcısız panteizm (Spinoza Yahudi’dir), materyalist dil felsefesi (Wittgenstein Yahudi’dir) Yahudi metodolojisinin programıdır. “Üretimidir” demiyorum “programıdır” diyorum çünkü akademik dünyayı hakimiyetine alan Yahudi metodolojisi, akademik dünyada ortaya çıkan düşünceleri tekeline alıp programlıyor ve bunların ön plana çıkmasını sağlıyor. Yoksa bu bir üstün ırk yeteneği değildir. Bugün de düşünce dünyasında ön plana sürülen Levinas, Derrida, Habermas Yahudi’dirler.

Bu düşünceleri insanlığın arasında yayan Siyonizm ve Batıl uygarlık, imansız bıraktıkları dünyanın direniş ruhunu öldürdüler. Bu sayede sömürüyorlar.

Yani “gücün büyüklüğü” ve “iman eşiğinin oranı” kıyaslandığında, “zulme karşı direnişte ana etken hangisidir?” sorusuna, “gücün büyüklüğünü” tamamen dışlamadan “iman eşiği” cevabını veriyorum.

Evet bugün, güç toplarken “iman eşiğimizi” yükseltmeyi ana hedefimiz kılmamız lazım. “İman eşiği oranının” önemini Enfâl Suresi 65. ve 66. Ayetlere bakarak anlayabiliriz. Çünkü “iman eşiği”, “savaşın acılarına tahammül eşiğini” yükseltir. Direniş ruhunu, onurlu yaşam azmini hep diri tutar.

Maalesef bugün halkımızın “iman eşiğini” güçlü kılmaya çalışmıyoruz. Onun yerine insanlarımızı daha çok ama gerçekten daha çok ekonomik konforla memnun etmeye çalışıyoruz. Oysa zengin konforun doyumu yoktur. Gözlerini bir avuç toprak dışında hiçbir şey doyuramaz. Sürekli bir şikayet, sürekli bir memnuniyetsizlik karakteri oluşturur. Gücün pazusundan öper. Düşmanla karşılaştığında konforunun kaybından duyduğu korku nedeniyle hemen teslim olur. Onursuzluğu konforsuzluğa tercih eder. Tıpkı tam da şu an içinde bulunduğumuz gibi.

Oysa yakın tarih bize terlikli ama iman eşiği yüksek toplumların gücü rezil edişinin örneklerini gösterdi. Bir avuç insanın bir avuçluk bir toprak parçası içindeki muazzam direnişini gözlerimizin önüne serdi. Hepimiz de izledik.

Hürmüz boğazı ile konforuna darbe vurulan Trump da; “İran'ın acı eşiği yüksek” diyor. Doğrudur, “iman”, acılara tahammülü güçlü kılar ve kesintisiz bir direnişi diri tutar. İnanıyorum ki İslam dünyası “iman eşiğini” yükseltirse, direnişin diri ruhu, gücün konfor müptelası zulmünü yenecektir.

En büyük zayıflığımız gücümüzün olmaması değildir. En büyük zayıflığımız, aramızdaki tefrikalar ve Müslümandan iğrenen beyni Batıl felsefelerle boşaltılmış konfor müptelası Batıl uygarlık hayranlarının sayısının aramızda artmış olmasıdır.