Bir ülkenin geleceğini merak ediyorsanız fabrikalarına değil, beşiklerine bakmalısınız. Çünkü sallanmayan beşik, yarın sallanmayacak bir geleceğin de habercisidir.

Şimdi 50-60 yaşına gelip de çocukluğunda, mahallesinin çocuk sesiyle dolu olduğunu hatırlamayan var mıdır?

Haylazı, tembeli, sümüklüsü, muzibi, üstü başı yırtık, pasaklı olanı..

Top oynarken evlerin camlarını kıranı, birbirini yere atanı, bahçenizdeki meyveleri yolanı, tavuğunuzu çalanı..

Öğretmenin artık illallah edip de “ne olur bunu göndermeyin ben, onu sınıfta bırakmayacağım” dediği halde sınıfın yaramazlık maskotu çocukları.

Komşunun kullanmadığı arsasını arkadaşlarıyla futbol sahasına çevirdiği için aileler arasında kavgaya sebep olan çocuklar.

Ramazan Ayında teravih namazında caminin arka saflarını doldurup tüm dikkat dağıtma hünerlerini sergileyen uslanmaz çocuklar..

Ne olursa olsun o günlerin en güzel sesi çocuk cıvıltısıydı.

Şimdi gerilim filmi gibi korkunç ölü sessizliği üzerinde mezar taşı gibi duran telefon ekranlarında adeta “coğrafyanın ruhuna Fatiha” yazıyor.

Artık metruk binalar haline gelen okullar, kurslar, çocuk parkları, oyun alanları..

Çocuk ayakkabılarının rasgele savrulu olmadığı cami girişleri..

Çocuktan vazgeçmeyi kimden öğrendi bu toplum diye sormaya gerek yok. Narsizm kıvamında egoyu, enaniyeti, bencilliği kimden öğrendiyse ondan aldı.

Çocuğu zahmet olarak görmeyi kim üfledi kulağına. Bananeciliği, bahaneciliği kim üflediyse ona kapıldı.

Nereye bu gidiş?

Oysa İslam çocuğu hiçbir zaman yük olarak görmedi; rahmet, bereket ve emanet olarak gördü. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ümmetinin çokluğuyla kıyamet günü iftihar edeceğini müjdelemiş, Kur'an-ı Kerim ise tam da bugün insanları en çok korkutan şeye şu ayetle cevap vermiştir: "Onları da sizi de rızıklandıran Biziz." (İsra, 31)

İmam Gazali’nin (rh) dediği gibi evlat, sabrın meyvesi ve rahmetin cisimleşmiş halidir. "Çocuğun rızkını veren Allah'tır, o eli boş gelmez" diyenler de bunu kastetmişler.

Belki de mesele salt ekonomik değil; daha derinde, tevekkülün zayıflaması yatıyor. Eskiden insanlar bugünden çok daha yoksuldu ama umutları daha zengindi; imkânlar arttıkça korkularımız da büyüdü sanki. TÜİK'in verileri bunu da gösteriyor: İlkokul mezunu annelerde doğurganlık hızı 2,51 iken üniversite mezunlarında 1,24'e, kırsalda 1,75 iken kalabalık şehirlerde 1,33'e düşüyor. Yani refah ve modernleşme arttıkça bereket duygusu bir o kadar geriliyor.

Bir çocuğun sadece bir aileye değil, bütün bir akrabalık ağına doğduğunu unutmamalı. Bir çocuk dünyaya geldiğinde bir dede yeniden dede, bir nine yeniden nine, bir amca, hala, teyze, dayı yeniden o olur. Bir çocuk eksildiğinde ise yalnızca nüfus değil, bayramlarımızın kalabalığı, sofralarımızın neşesi, dualarımızın muhatabı da eksilir.

Şurası da bir gerçek: Hiçbir anne, büyümüş evladına bakıp "keşke doğurmasaydım, masrafı çok oldu" demez; ama nice anne baba yıllar sonra "keşke bir evladımız daha olsaydı" diye içini çeker. İnsan yaşlandığında hesap defterini değil, kapısını çalan evlatlarını sayar çünkü.

Peki elimizden ne gelir? Öncelikle gençlerin evlilik önündeki maddi engellerini hafifletecek somut adımlar şart: kira ve konut desteği, kreş imkânlarının yaygınlaştırılması, esnek çalışma saatleri, düğün ve mihir masraflarını sadeleştirecek toplumsal bir seferberlik. Hazreti Ömer'in bekâr gençlere "evlenin, yoksulluk bahane değildir" diye yol göstermesi bugün de bize ilham olabilir.

Camilerimiz ve cemaatlerimiz genç çiftlere yalnızca dini değil, manevi ve psikolojik destek de sunmalı; anneliği ve babalığı yücelten, yıpratıcı değil onurlandırıcı bir dil kurmalı aile içinde, medyada, eğitimde. Ama bütün bunlardan önce zihinlerdeki çocuğu külfet olarak gören en büyük engeli kaldırmak zorundayız. Çünkü rahmet külfet olarak görülmeye başladığında bereket de sessizce çekilir.

Bir milletin en büyük serveti ne altınıdır ne petrolü ne de fabrikaları; en büyük serveti beşikleridir.

Bugün boş kalan her beşik, yarın boşalacak bir okul, bir cami, bir şehir demektir. Çocuk sesini gürültü değil rahmet olarak duymalı, beşiği sıradan bir eşya değil bir medeniyetin ilk taşı olarak görmeli.

Çünkü bir milletin geleceği boş adamların gündemlerinde ve gürültülerinde değil annelerin kucağında, babaların duasında ve beşiklerde yazılır.