Dünyanın kaderini silahlar değil, kurulan ve kurulamayan ittifaklar belirler. Asıl soru, kimin güçlü olduğu değil; kimin aynı hedefe yürüdüğüdür.
Dünya bugün Ukrayna'dan Gazze'ye, Tayvan Boğazı'ndan Karadeniz'e kadar ateş çemberinin içinde yaşıyor. Bir tarafta ABD, diğer tarafta Rusya... Her iki taraf da birbirini yıpratıyor, milyarlarca dolarlık silah sanayisini besliyor, vekâlet savaşlarıyla coğrafyaları tüketiyor. Oysa ben başka bir ihtimali sorguluyorum. Ya Washington ile Moskova düşmanlığı değil de stratejik ortaklığı seçseydi?
İlk bakışta imkânsız gibi görünen bu senaryo, aslında bütün küresel denklemi altüst edecek kadar güçlüdür. Dünyanın en büyük ekonomik gücü ile en büyük nükleer askeri kapasitesinin aynı masada buluştuğunu düşünün. Böyle bir ittifakta NATO bugünkü anlamını büyük ölçüde kaybeder, Avrupa güvenliğini başkasına emanet etmenin bedelini ağır şekilde hissederdi. Avrupa Birliği, yıllardır konuştuğu stratejik özerkliği artık bir tercih değil, mecburiyet olarak önünde bulurdu.
Asıl sarsıntıyı ise Uzak Doğu yaşardı. Çin, bugün yükselişini büyük ölçüde ABD-Rusya rekabetinin oluşturduğu boşluklardan besliyor. Eğer bu iki güç ortak hareket etseydi, Pekin kendisini tarihin belki de en büyük jeopolitik baskısıyla karşı karşıya bulurdu. Böyle bir tabloda Çin ya uzlaşmacı bir yol arar ya da kendi etrafında yeni güç merkezleri oluşturmaya çalışırdı. Her iki durumda da dünya bugünkü çok kutuplu görüntüsünden tamamen farklı bir dengeye sürüklenirdi.
Ortadoğu'nun kaderi de yeniden yazılırdı. Çünkü bölgedeki birçok çatışma, küresel güç rekabetinin yansımasıdır. Büyük aktörler uzlaştığında, yerel hesaplar değişir. Ancak bu değişim her zaman adalet üretmez. Güç sahipleri uzlaşırken, halkların sesi çoğu zaman masanın dışında kalabilir.
Tam da burada asıl soruyu sormak gerekiyor.
Peki ya aynı dönemde elliden fazla Müslüman ülke siyasi, ekonomik, askeri ve teknolojik bir İslam Devletler Birliği çatısı altında birleşebilseydi?
İşte o zaman dünyanın dengesi gerçekten değişirdi. Enerji kaynaklarının büyük bölümü, en stratejik deniz yolları, genç nüfus, devasa pazarlar ve muazzam doğal zenginlikler ortak bir vizyonla yönetilseydi; İslam dünyası krizlerin nesnesi değil, küresel siyasetin belirleyici öznesi olurdu. Ne darbeler bu kadar kolay planlanabilir, ne iç savaşlar bu kadar rahat kışkırtılabilir, ne de ekonomik ambargolar bu kadar etkili uygulanabilirdi.
Bugün Gazze'de yaşanan insanlık dramı da bambaşka bir zeminde tartışılıyor olurdu. Güçlü ve ortak iradeye sahip bir İslam Birliği karşısında, israil'in siyasi hesapları ve bölgesel stratejileri bugünkü kadar rahat ilerleyemezdi. Aynı şekilde, siyonist siyasi çevreler uluslararası desteği otomatik bir güvence olarak görmek yerine çok daha güçlü diplomatik dengeleri hesaba katmak zorunda kalırdı. Filistin meselesi yalnızca vicdani çağrıların değil, caydırıcı uluslararası iradenin konusu hâline gelebilirdi.
Elbette böyle bir dünyanın karanlık tarafı da vardır. ABD ile Rusya'nın aynı cephede bulunması, küresel ölçekte tek merkezli bir güç oluşmasına yol açabilir; bu da farklı seslerin ve küçük devletlerin hareket alanını daraltabilir. Güç dengesi ortadan kalktığında, adaletin değil, mutlak üstünlüğün konuşma ihtimali her zaman vardır.
Fakat bana göre asıl sorun, hangi devletlerin ittifak kurduğu değildir. Asıl mesele, bu ittifakların hangi ahlak üzerine inşa edildiğidir. Adaletin olmadığı yerde barış uzun ömürlü olmaz. Vicdanın sustuğu yerde diplomasi yalnızca güçlülerin diline dönüşür.
Ben inanıyorum ki insanlığın ihtiyacı yeni savaş cepheleri değil, hakkı merkeze alan yeni medeniyet ortaklıklarıdır. ABD ile Rusya'nın olası ittifakı dünyayı değiştirebilir. Ancak adaleti değiştirecek olan, çıkar eksenli bloklar değil; hakkı, hukuku ve insan onurunu esas alan bir küresel vicdanın inşa edilmesidir. Dünya bunu başarabildiği gün, kazanan yalnızca devletler değil, bütün insanlık olacaktır.
Gazze’ye ve İran’a selam, direnişe devam!