Çeşitli etkinlik ve seminerlerde sık sık gençlerle bir araya geliyoruz. Onları dinlerken şunu görüyoruz ki, gençleri kendi dillerinden, kendi duygu ve düşünceleriyle dinlemek; onlara dışarıdan bakıp anlam yüklemeye çalışmaktan çok farklı bir tecrübe. Doğrularıyla, yanlışlarıyla ve bütün içtenlikleriyle bize dünyalarını açtıklarında, sadece onları değil; aslında içinde yaşadığımız toplumu da daha doğru okuyabilme imkânı buluyoruz.

Yine böyle bir sohbet esnasında genç kardeşlerimizden biri şu dikkat çekici cümleyi kurdu:

"Herkesin su içip deli olduğu köyde, suyu içmeyen son kişinin de sonunda mecburen o sudan içtiği bir senaryodan Rabbimiz muhafaza etsin."

Peki, neydi onu bu cümleyi kurmaya sevk eden mesele?

Önce, gencimizin zihnindeki tabloyu anlatmak için atıfta bulunduğu hikâyeyi kısaca yazalım..,

"Bir adam gece rüyasında kendisine şöyle denildiğini işitir:

'Bu gece öyle bir yağmur yağacak ki, yağmurun karıştığı şebekeden su içen herkes deli olacak. Duyguları, düşünceleri ve davranışları değişecek.

Fakat hiçbiri bunun farkına varmayacak. İçenler kendilerini doğru, içmeyenleri ise yanlış görecekler.'

Adam uyanır uyanmaz, böyle bir durum yaşanırsa asla şebeke suyundan içmeyeceğine dair kendi kendine söz verir. Evine yetecek kadar temiz su depolar.

Gece beklenen yağmur yağar.

Yağmurun suları bütün su şebekelerine ve kaynaklarına karışır.

Sabah olduğunda herkes aynı sudan içer.

Günler geçtikçe insanlar değişir ve delirir. Fakat hiç kimse bu değişimi fark etmez. Çünkü herkes aynı sudan içmiştir.

Temiz suyunu içmeye devam eden adam ise zamanla yalnızlaşır.

İnsanlar onun hakkında konuşmaya başlar:

'Bu adamda bir tuhaflık var.'

'Galiba aklını kaybetmiş.'

Bir süre sonra onu gördükleri her yerde "Deli! Deli!" diye bağırırlar.

Zamanla bu durum dayanılması çok zor bir hâl alır.

Adam uzun uzun düşünür.

Önünde iki yol vardır:

Ya o sudan içecek, herkes gibi olacak; yani aynılaşacak ve yeniden kabul görecektir.

Ya da içmeyecek; yalnız kalmayı, dışlanmayı ve gerekirse o diyarı terk etmeyi göze alacaktır."

Hikâye burada biter...

Fakat asıl hikâye bizim hayatımızda devam eder.

Çünkü mesele, aslında bir su hikâyesi değil; bir duruş ve ölçü hikâyesidir.

Her çağın toplumlarını sulayan kendine özgü "su şebekeleri" vardır. İnsanların düşünme biçimlerini, değer yargılarını, doğru-yanlış tasavvurlarını besleyen görünmez kanallar...

Elbette toplumlar bir anda değişmez. Önce kavramlar değişir. Sonra kavrayış ve değerler. Ardından ölçütler, ölçüler ve davranışlar. Bir zamanlar yadırganan şeyler sıradanlaşır; sıradanlaşanlar normalleşir, normalleşenler ise zamanla sorgulanmaz ve hatta doğru kabul edilmeye başlanır. Toplumun yeni normalleri hâline gelir.

En ibretli olan ise, bu değişim ve dönüşümün içinde yaşayan insanların çoğu zaman bunun farkına bile varmamasıdır.

Burada sözünü ettiğimiz değişim; insanı olgunlaştıran, geliştiren ve hayra yönelten bir değişim değildir. Aksine bu, fark edilmeden yaşanan bir ölçü kayması, bir değer aşınması ve yanlışın zamanla normalleşmesidir.

Herkes aynı eksende dönmeye başladığında, yörüngesini değiştirmeyenler farklı ve tuhaf görünmeye başlar.

İşte bu yüzden hikâyedeki adam, değişmediği hâlde yaftalanır, yalnız kalır, dışlanır ve ötekileştirilir. Çünkü çoğunluğun ölçüsü değiştiğinde, değişmeyen kişi "anormal" ilan edilir.

Bugün bunun izlerini sadece toplumun genelinde değil, kendi çevrelerimizde de görebiliyoruz.

Mahremiyet sınırlarının "herkes yapıyor" denilerek esnetilmesi... Gizli ve özel kalması gerekenin vitrine çıkarılması...

Gösterişin sıradanlaşması, dinî ölçülerin çağın beklentilerine göre gevşetilmesi, iffet ve tesettür hassasiyetinin yeni normallerin terazisinde tartılarak "taassup" diye yaftalanması...

Rabb'imiz bu noktada bize çok önemli bir ölçü veriyor:

"Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye uymaz ve sadece tahminde bulunurlar." (En'âm,116)

Bu ilahî ölçü bize çoğunluğu hakikatin ölçüsü yapmamayı öğretir. Çünkü yaygın olan ile doğru olan, normalleşen ile meşru olan aynı şeyler değildir.

O hâlde genç kardeşimizi de yaralayan bu mesele karşısında kendimize şu soruyu soralım:

Çağın değişen ölçüleri karşısında biz de farkına varmadan değişiyor muyuz? Yoksa emrolunduğumuz gibi dosdoğru kalarak istikametimizi koruyabiliyor muyuz?