En güzel imaj; en güzel, en şık, en etkileyici görünüm...

En güçlü statü; en yetkili makam, en yüksek kazanç, en etkili konum...

En güzel imkânlar, en konforlu arabalar, en modern evler, en elit ve seçkin muhitler...

En güzel elbiseler, en kaliteli aksesuarlar, en birinci kalite ayakkabılar ve çantalar...

En güzel sofralar, en leziz yemekler, en farklı sunumlar, en pahalı ve şık tabaklar, bardaklar, kaşıklar, çatallar ve hatta en özel peçeteler...

Eeee...

Bütün bunlar ne için?

En üst versiyonumuza yükselmek, en etkili sosyal imajımıza ulaşmak için mi?

Peki bu sırada, “en”lerin savaşında ezilen, büzülen ve kaybolan benliğimiz, kişiliğimiz, kimliğimiz, özümüz nerede?

Madem bu kadar “en” var, neden huzur yok?

Neden bu kadar imkân, bu kadar konfor ve bu kadar gösteriş insana sekine ve tatmin hâli vermiyor?

Neden insan, sahip oldukları arttıkça sükûnete değil de daha büyük bir huzursuzluğa ve telaşa sürükleniyor?

Hep bir yarış...

Hep bir yetişme çabası...

Hep bir kıyas...

Hep yorucu bir uğraş...

Adeta görünmeyen tribünlere karşı sergilenen bir performans ve en yüksek skoru elde etmek için verilen amansız bir mücadele...

“En iyisi sensin abi!”

“En mükemmeli sensin abla!”

“Aferin sana!”

“Bravo Sana!”

Bütün bu çabanın hedefi gerçekten bu mu?

İnsan, sahip olduklarının toplamı kadar mı değerli?

Yoksa modern hayatın alkışları arasında, kendi öz sesini kaybetmeye mi başladı?

Çünkü dikkatle bakıldığında, bunca “zenginliğin” arasında yoksunluğu ayan beyan ortada olan yitikler var...

Kalabalıklar içinde yalnızlık...

Konforun içinde huzursuzluk...

Gösterişin içinde değersizlik...

Sahip olmanın içinde bir türlü doymayan eksiklik duygusu...

Ve işte bu yoksunluktan beslenen büyük bir yoksulluk var.

Hülasa...

Varlık içinde yokluk!

Bugün insanı tüketen şey çoğu zaman maddi bir yokluk değil; manevi bereketsizlik ve aslında nefsin, benliğin yanlış konumlandırılması. Kendini merkeze koyan, her şeyi kendi adına sahiplenmeye çalışan insan, farkında olmadan “en”lerin zirvesine çıkmaya çalışırken ‘enaniyet’in çukuruna düşebilmektedir.

Burada konumuz bağlamında Risale-i Nur'da ifade edilen ‘ene’ anlayışı üzerinden yazımızın mesajını özetlemiş olalım:

“Benlik (ene), gerçekte büyük bir nimet ve büyük bir sermayedir; ancak yerinde kullanılması şartıyla...

İnsan, arzın halifesi olduğunu unutmayıp Kâinat Sultanı’nın namına hareket ettiği, kendisine verilen emanetleri yine O’nun rızası yolunda kullandığı ve hiçbir icraatına şahsî reyini, hevesini ve nefsini karıştırmadığı takdirde benlik hakiki vazifesini yerine getirir.

‘Nefsini bilen Rabbini bilir.’ Sırrına ermek, bu edep ve usulle ‘ben’ diyebilmeyi bir anahtar yapıp, mülkün ve benim asıl sahibim ‘O’ diyebilmekle mümkündür.

Çünkü ene, insanın kendisine ait bağımsız bir mülk değil, ilahî hakikatleri anlaması için verilmiş bir ölçüdür, emanettir. İnsan, kendi sınırlı kudret, ilim ve irade tecrübesi üzerinden Allah’ın sonsuz kudretini, ilmini ve iradesini tanımaya çalışır.

Aynı zamanda ene, insan ruhuna yerleştirilmiş bir çekirdek gibidir. Doğru kullanıldığında kökleri semaya uzanan bir şecere-i tûbâya dönüşür; yanlış kullanıldığında ise sahibini zehirleyen bir zakkum ağacına...”

Belki de bu yüzden dünyamızda bir Tûbâ ağacının serin gölgesine rastlayamıyoruz. Zira “ben”i hakikate açılan bir anahtar değil de sahiplenmenin ve üstünlük taslamanın aracı hâline getirdiğimizde, elimizdeki çekirdek Tûbâ’ya değil zakkuma dönüşüyor; hayatın en güzel nimetleri bile ruhumuza acı bir tat bırakıyor...