Bombalar şehirleri yıkabilir; fakat köklü devletleri ve milletlerin iradesini yıkmaya her zaman yetmez. Tarih, bunu unutmaz. Tarih, büyük orduların değil; teslim olmayı reddeden milletlerin hatırasını yazar.
Ortadoğu'yu anlamadan İran'ı anlamak mümkün değildir. Bugün herkes aynı soruyu soruyor: İran pes eder mi? Benim cevabım nettir. Tarihi binlerce yıla uzanan, devlet geleneğini darbelerle, işgallerle, ambargolarla ve ağır bedeller ödeyerek koruyan bir ülkenin yalnızca askeri baskıyla diz çökeceğini düşünmek, tarihi hiç okumamaktır. İran, sadece bugünkü yönetimden ibaret değildir; köklü kurumları, güçlü devlet refleksi ve kriz anlarında kenetlenebilen toplumsal yapısıyla bölgenin en dayanıklı aktörlerinden biridir.
Bugün İran üzerinden yürütülen mücadele, aslında yalnızca İran ile Katil israil arasında yaşanan bir hesaplaşma değildir. Bu savaşın arkasında küresel güç dengeleri, enerji yolları, jeopolitik rekabet ve bölgesel nüfuz mücadelesi bulunmaktadır. Olaylara sadece füzelerin menziliyle bakanlar, satranç tahtasını göremeyenlerdir. Çünkü savaşlar artık yalnızca cephede değil; ekonomide, istihbaratta, diplomaside ve algı operasyonlarında da verilmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri'nin son çeyrek asırlık siciline baktığımızda önemli dersler görüyoruz. Afganistan'da yirmi yıl süren savaşın sonunda istediği düzeni kuramadı. Irak'ta ise askeri üstünlüğüne rağmen kalıcı istikrar sağlayamadı. Dünyanın en büyük askeri gücü olmak, her zaman siyasi başarı anlamına gelmiyor. İşte bu nedenle, İran'ın birkaç saldırıyla teslim olacağını iddia eden değerlendirmeleri gerçekçi bulmuyorum.
Ben, Washington'un İran politikasında Katil israilin “güvenlik kaygılarının” ve siyasi etkisinin belirleyici unsurlardan biri olduğunu düşünüyorum. Ancak hiçbir devletin güvenliği, başka toplumların sürekli kriz içinde yaşamasını meşrulaştıramaz. Baskı, yaptırım, sabotaj, psikolojik harp ve diplomatik şantaj üzerine kurulan politikalar kısa vadede sonuç üretse bile uzun vadede yeni çatışmaların zeminini hazırlar. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.
Buradan çıkarılması gereken en önemli ders şudur: Devletler yalnızca silahla ayakta kalmaz; meşruiyetleri, toplumsal dayanışmaları ve tarihsel hafızalarıyla varlıklarını sürdürürler. İran'ın direnci de yalnızca askeri kapasitesinden değil, uzun yıllardır uygulanan baskılar karşısında geliştirdiği devlet refleksinden beslenmektedir. Bu gerçeği görmeden yapılacak her analiz eksik kalacaktır.
Ben savaşın hiçbir millete gerçek zafer getirdiğine inanmıyorum. Kazanan gibi görünenler bile yıllar sonra ekonomik, siyasi ve insani faturalarla yüzleşmek zorunda kalıyor. Ortadoğu artık büyük güçlerin vekâlet savaşlarının laboratuvarı olmaktan çıkarılmalıdır. Bölge halkları korkuyla değil, adaletle nefes almak istiyor.
Son sözüm şudur: "İran pes eder mi?" sorusundan önce belki de şu soruyu sormak gerekir: Tarihten ders almayanlar yine aynı hataları mı tekrarlıyor? Ben inanıyorum ki ezberler yeniden bozulacaktır. Çünkü milletlerin iradesini küçümseyenler, haritaları değiştirebilir; fakat tarihin akışını her zaman değiştiremez. Asıl manşet budur. Güç, yalnızca bombaların büyüklüğüyle değil; sabrın, hafızanın ve kararlılığın derinliğiyle ölçülür. Bunu anlamayanlar, Ortadoğu'nun gerçeklerini okumaya devam ettikçe aynı yanlış hesapları yapacak, aynı hayal kırıklıklarıyla yeniden yüzleşecektir.
Gazze’ye ve İran’a selam, direnişe devam!