Aile, bir medeniyetin vicdanı, ahlakı ve geleceğidir. Sağlam aileler güçlü toplumlar inşa eder, zayıflatılmış aile yapıları da toplumsal çöküşü beraberinde getirir. Ne yazık ki bugün modern dünyanın “özgürlük” adı altında dayattığı anlayış, aile kurumunu derinden sarsmış; anne, baba ve çocuk arasındaki doğal dengeyi bozmuştur.

Bugün birçok çocuk “sınırsız özgürlük” söylemleriyle büyütülüyor. Oysa çocuk için sınırsızlık değil, güven esas olmalıdır. Sağlıklı çizilmiş sınırlar çocuğun ruhunda baskı değil güven duygusunu oluşturur. Kuralsızlık özgürlüğü değil; yalnızlık, belirsizlik ve güvensizliği üretir. Çünkü çocuk, anne ve babasının rehberliğinde büyümeye ihtiyaç duyar. Sevgi kadar disipline, şefkat kadar terbiyeye de muhtaçtır.

Kur’an-ı Kerim’de aile ve evlat terbiyesi üzerine verilen örnekler bunun en açık delilidir. Lokman (as) oğluna iman, ahlak ve edep öğütleri vermiştir. Hz. İbrahim neslinin salih bireylerden oluşması için dua etmiştir. Hz. Nuh oğlunu kurtarmak için son ana kadar mücadele etmiştir. Hz. Yakup ailesini bir arada tutmak için büyük çaba göstermiştir. Bütün bu örnekler bize şunu gösteriyor: Aile sadece biyolojik bir birliktelik değil, aynı zamanda manevi bir sorumluluktur.

Hz. Peygamberin “Hiçbir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermemiştir” hadis-i şerifi babanın aile içindeki yerini açıkça ortaya koyuyor. Peygamber Efendimizin kızı Fatıma’ya, torunları Hasan ve Hüseyin’e gösterdiği sevgi, merhamet ve ilgi; çocuk terbiyesinde baba şefkatinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Fakat bugün gelinen noktada babalık makamı sistematik biçimde değersizleştiriliyor. Özellikle boşanmış ailelerde uygulanan velayet sistemi, çocuğun anne ile baba arasında sağlıklı bağ kurmasını engelliyor. Çocuğun velayeti çoğunlukla anneye verilirken, baba sadece nafaka ödeyen ve ayda birkaç gün çocuğunu görebilen pasif bir figüre dönüştürülüyor. Oysa bir babanın ayda iki kez gördüğü evladıyla güçlü bir bağ kurabilmesi mümkün müdür? Bir çocuk, babasının rehberliği, terbiyesi, sevgisi ve disiplini olmadan nasıl sağlıklı bir karakter geliştirebilir?

Bugün “çocuğun üstün menfaati” denilerek alınan birçok karar, aslında çocuğun en temel hakkı olan anne ve baba sevgisini dengeli biçimde alma imkanını elinden alıyor. Çocuk, anneye ait bir varlık değildir; baba da yalnızca ekonomik yükümlülük taşıyan biri değil, iki ebeveynin de emanetidir. Bu emaneti bir tarafın insafına bırakmak, çocuğun ruhsal gelişimine zarar verir.

Daha vahimi, bazı durumlarda çocuklara “ebeveyne yabancılaşma sendromu” yaşatılıyor. Baba çocuğundan uzaklaştırılıyor, çocuk zamanla babasına karşı soğuyor. Bu yalnızca bir ebeveynin değil, bir neslin kaybıdır. Çünkü babasızlaştırılmış toplumlar zamanla aidiyeti ve güven duygusunu kaybeder.

Sorun yalnızca boşanmış ailelerle de sınırlı değil. Çıkarılan bazı yasalar ve oluşturulan toplumsal algılar, babayı aile içinde etkisiz hale getirdi. Babanın sözü değersizleştirildi, disiplini sağlamaya çalışması baskıcılık olarak gösterildi, annelik ve babalık arasındaki doğal denge bozuldu. Baba sadece çalışan, eve para getiren biri gibi görülmeye başlandı. Ardından da “zamane çocukları” denilerek genç neslin yaşadığı ahlaki ve psikolojik sorunlara şaşırılıyor.

Çocuklar durduk yere “zamane çocuğu” olmadı. Anne ile babanın görev alanları birbirine karıştırıldı, aile içindeki roller değersizleştirildi ve sonuçta kuralsız, güvensiz, yönsüz nesiller ortaya çıktı.

Babalığı yeniden babaya, anneliği yeniden anneye teslim etmek gerekir. Bu bir üstünlük meselesi değil; bu, tamamlayıcılık meselesidir. Anne şefkatiyle, baba disipliniyle aile ayakta kalır. Birinin eksik bırakıldığı yerde çocuk da eksik büyür.

Boşanmış çiftler ve çocukları için insan merkezli, adaletli ve vicdani çözümler üretilmelidir. Ortak velayet sistemi güçlendirilerek hem annenin hem babanın hakları korunmalı, en önemlisi de çocuğun anne ve babasıyla sağlıklı ilişki kurma hakkı güvence altına alınmalıdır.

Güçlü toplum anne ile babanın birbirini yok ettiği değil, birbirini tamamladığı yerde mümkündür.