Toplumun temel taşı aile, ailenin kalbi ise kadındır. Bir evin içinde sevgi, şefkat, merhamet ve huzur varsa, o ev gerçek anlamda yuva olur. Fakat ruhunu kaybetmiş bir ev sadece duvarlardan, eşyalardan ve sessizlikten ibaret kalır. Kadın; anne olarak, eş olarak, evlat olarak bulunduğu yere anlam katan en kıymetli varlıktır. Bu yüzden cennet annelerin ayakları altına serilmiştir.
Bugün ise modern hayatın dayattığı düzen içerisinde kadınlar sürekli çalışma hayatına yönlendiriliyor. Başarı kariyerle, makamla ve ekonomik güçle ölçülür hâle getiriliyor. Elbette kadınların eğitim almasına, kendilerini geliştirmesine ve uygun alanlarda çalışmasına kimsenin bir itirazı yok. Hatta günümüz ekonomik şartları birçok aile için karı kocanın birlikte çalışmasını zorunlu hâle getiriyor. Burada asıl mesele; anneliğin, aileye adanmışlığın ve evlat yetiştirmenin değersizleştirilmesidir.
Bugün birçok kadın ağır iş temposu altında eziliyor. Uzun çalışma saatleri, stres, mobbing, rekabet ortamı ve tükenmişlik; hem bedenlerini hem ruhlarını yoruyor. Eve döndüklerinde ise yorgunluk, tahammülsüzlük ve bitkinlik aile hayatına da yansıyor. Bunun sonucunda eşler arasındaki bağlar zayıflıyor, çocuklarla geçirilen kaliteli zaman azalıyor ve aile içindeki sıcaklık giderek kayboluyor. Ne yazık ki günümüzde artan boşanmalar, iletişim kopuklukları ve sevgisiz büyüyen çocuklar bu dönüşümün acı sonuçları arasında yer alıyor.
Oysa bir çocuğun en büyük ihtiyacı; pahalı oyuncaklar, gösterişli odalar ya da lüks imkânlar değildir. Bir çocuğun asıl ihtiyacı sevgiyle büyümek, anne şefkatini hissetmek ve huzurlu bir aile ortamında yetişmektir. Çünkü çocuk, karakterini önce ailesinden öğrenir. Merhameti anneden, güveni babadan, sevgiyi ise evin atmosferinden alır. Eğer bir nesil sağlam yetişecekse bunun temeli önce ailede atılır.
Bugün toplum olarak belki de en çok unuttuğumuz şey kanaat kavramıdır. Sürekli daha fazlasını istemek, daha iyi şartlara ulaşmaya çalışmak insanı çoğu zaman huzurdan uzaklaştırıyor. Oysa bazen az ama bereketli bir hayat; çok kazanılan fakat huzurun kaybolduğu bir yaşamdan daha değerlidir. Çünkü bereket yalnızca maaşta değildir. Bereket; sofradaki muhabbet, evdeki huzur, eşler arasındaki sevgi ve hayırlı evlatlarda gizlidir.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun yaşam memnuniyeti araştırmalarında insanların en mutlu oldukları yerin aile ortamı olduğunun ortaya çıkması da bunu açıkça gösteriyor. İnsan, gerçek huzuru çoğu zaman ailesinin yanında bulur. Çünkü aile; insanın sığındığı limandır. Sevincin paylaşıldığı, acının hafiflediği, insanın kendini ait hissettiği en güvenli yerdir.
Gelecek nesillerin nasıl bir toplum oluşturacağı bugünün anneleriyle yakından ilgilidir. Bilinçli, değerlerine bağlı, ahlaklı nesiller ancak güçlü aile ortamlarında yetişebilir. Bir annenin evladına ayırdığı vakit; aslında geleceğe yapılan en büyük yatırımdır. Çünkü iyi yetişmiş her çocuk; bir annenin emeğinin, sabrının ve sevgisinin eseridir.
Bugün belki de yeniden düşünmemiz gereken şey; başarı kavramının ne olduğudur. Sadece kariyer basamaklarını çıkmak mı başarıdır, yoksa sevgi dolu bir aile kurup hayırlı bir nesil yetiştirmek mi? İnsan geriye dönüp baktığında çoğu zaman kazandığı paraları değil, ailesiyle yaşadığı güzel anıları hatırlar. Çünkü hayatın gerçek anlamı; sevgide, bağlılıkta ve birlikte geçirilen vakitlerde saklıdır.
Bu yüzden evlerimizi yeniden merhametle, anlayışla ve şefkatle doldurmalıyız. Aile bağlarını güçlendirmeli, çocuklarımızla daha fazla vakit geçirmeli ve anneliğin toplumdaki değerini yeniden hatırlamalıyız. Çünkü güçlü toplumlar; huzurlu ailelerden, huzurlu aileler ise sevgi dolu kadınlardan doğar. Şefkatli annelerin olduğu evde çocuklar güvenle büyür, eşler birbirine daha sağlam bağlanır ve toplum daha sağlıklı bir geleceğe yürür.
Bir ülkenin gerçek gücü yalnızca ekonomisinde ya da teknolojisinde değil, aile yapısının sağlamlığında gizlidir. Ve o yapının en önemli direği de annedir.