Türkiye ile Birleşmiş Milletler arasında imzalanan anlaşmayla Ankara'da Birleşmiş Milletler Kadın Ülke Ofisi'nin kurulması için resmi adımlar atılmış. Üstelik bu anlaşmanın onaylanmasına ilişkin kanun teklifi de Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nun gündemine gelmiş. Görünüşte sıradan bir diplomatik gelişme gibi görünüyor ama toplumun geniş kesimlerinde ciddi soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.
Çünkü halk olarak daha önce benzer süreçleri yaşadık. İlk etapta "teknik bir düzenleme", "uluslararası iş birliği" veya "kadın haklarının güçlendirilmesi" gibi ifadelerle anlatılan birçok uygulamanın zaman içerisinde toplumun temel değerlerini etkileyen sonuçlar doğurduğuna şahit olduk. İşte bu nedenle bugün sorulan soruların cevabı verilmeli. Toplumun kaygılarını görmezden gelmek doğru olmayacaktır.
Birleşmiş Milletler, dünyanın birçok bölgesinde kadın haklarını savunduğunu ifade eden küresel bir kuruluş olarak tanıtılıyor. Ancak aynı Birleşmiş Milletler, Gazze'de on binlerce kadın ve çocuğun hayatını kaybettiği ağır insani trajedi karşısında etkili bir duruş sergilemedi. Doğu Türkistan başta olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan insan hakları ihlalleri karşısındaki sessizliği de hafızalarımızda yerini koruyor.
Böyle bir tablo ortadayken, insanların şu soruyu sorması son derece doğal değil mi: Kendi görev alanında dahi etkinliği tartışılan bir uluslararası kuruluş, Türkiye'de hangi ihtiyaçtan dolayı yeni bir ülke ofisi açacak? Bu ofisin gerçek amacı nedir? Faaliyet alanı nerede başlayacak, nerede bitecek? Toplumun hassasiyetlerini ilgilendiren hangi konularda etkili olacak?
Bu soruların cevabı verilmeden, "endişe etmeyin" demek kamuoyunu ikna etmeye yetmez.
Türkiye son yıllarda aile kurumunun korunmasının önemine sık sık vurgu yapıyor. Doğurganlık hızının düşmesi, evlilik yaşının yükselmesi, boşanma oranlarının artması ve genç nüfusun azalması devletin en üst düzeyinde dile getirilen sorunlar arasında yer alıyor. Ailenin güçlendirilmesi için yeni politikaların hazırlanacağı açıklanıyor.
Peki o halde aileyi merkeze alan bir politika izlenecekse, neden uluslararası kuruluşların yönlendirmelerine açık yeni mekanizmalar oluşturuluyor?
Kadın, aile ve toplum politikaları neden öncelikle kendi tarihimizden, kültürümüzden, medeniyet anlayışımızdan ve inanç değerlerimizden beslenerek şekillendirilmiyor?
Toplumun asıl beklentisi tam da budur.
Hiç kimse kadınların haklarının korunmasına karşı değil. Ancak bu hakların korunması adına atılacak her adımın, halkımızın kültürel dokusunu ve aile yapısını zedelemeyecek şekilde planlanması gerekir.
Geçmişte İstanbul Sözleşmesinin bıraktığı tahribatlar hâlâ silinmiş değil. O süreçte dile getirilen kaygıların önemli bir bölümü başlangıçta dikkate alınmamıştı, ki bunu bangır bangır söylemiştik. Bugün Ankara'da açılması planlanan BM Kadın Ülke Ofisi nedeniyle benzer endişelerin yeniden gündeme gelmesi tesadüf değildir.
İstanbul Sözleşmesi ile aynı sonucu doğuracağı ihtimalini düşünmek bile istemiyorum. Ancak kamuoyunun aklındaki soruların şeffaf biçimde cevaplandırılması da en doğal beklentidir.
Türkiye'nin kadın politikalarını belirleyecek bilgi birikimi de, akademik kadroları da, hukukçuları da, sosyologları da, sivil toplum kuruluşları da var. Bu halk kendi meselelerine kendi değerleri doğrultusunda çözüm üretecek kapasiteye sahiptir. Dışarıdan gelecek her öneri kabul edilmemeli; ülkemizin sosyal yapısı, aile anlayışı ve dini hassasiyetleri göz önünde bulundurulmalıdır.
Kadın ve aile konusu, günlük siyasi tartışmaların ötesinde, bir medeniyet meselesidir. Güçlü aile olmadan güçlü toplum, güçlü toplum olmadan da güçlü devlet inşa etmek mümkün değildir.
Bu nedenle hazırlanacak her kanun, yürütülecek her proje ve imzalanacak her anlaşma, öncelikle halkımızın değerlerini esas almalı, kaygılarını giderecek şeffaflığın da gösterilmesi gerekiyor.
Kadını da aileyi de koruyacak politikaların adresi önce kendi medeniyetimiz, kendi tarihimiz ve kendi toplumsal birikimimiz olmalıdır. Herkesin beklentisi de tam olarak budur.