Seiyun’dan sabah namazından sonra başlayan yolculuğumuz, öğlen 13.00’e doğru Marib’te son buldu. 7 saatten fazla süren yolculuğumuz oldukça yorucuydu. Yolda her 10 km’de bir kontrol noktası vardı. Yıkık dökük bu kontrol noktaları aslında Yemen hakkında yeterli bilgiyi veriyordu. Bizden başka hemen herkesin silahlı olduğu bu yolculukta, kontrol noktalarının niçin kurulduğunu da anlayamadık.
Marib tarihi bir şehirdir. Kur’an-ı Kerim’de geçen Belkis’in kıssası bu şehirde meydana gelmiş. Birbirinden 6 km mesafede iki büyük tapınağın %80’i kumlara gömülü hali, gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor. Yerin altından tünellerle bağlı olduğu söylenen bu iki tapınak devasa büyüklükteydi. Hele halk tapınağı olarak adlandırılanı ise neredeyse bir futbol sahası büyüklüğünde, içerisinde 10 binden fazla insanın bir arada bulunabileceği tiyatro benzeri gösteri bölümünün üstü kubbe şeklinde kapalıymış, bilgisi bizi hayretler içerisinde bıraktı.
300 bin nüfusluk bu şehrin, oldukça bakımsız olması, yeterli altyapının bulunmaması ve halkın da gereken hassasiyeti ortaya koymaması ilk dikkatimizi çekenler oldu. Otelimize yerleştikten sonra, Marib hakkında bilgi almak ve Umut Kervanı Vakfı Kurban Organizasyonunu konuşmak üzere burada iş birliği yaptığımız vakfın temsilcileriyle bir araya geldik.
Toplantıda bilgiler elde ettikçe hayretler içerisinde kalıyoruz. 300 binlik Marib şehrinin etrafına 3 milyon insanın; iç savaş, kargaşa, çatışma ve can güvenliğinden dolayı buraya göç ettiklerini öğreniyoruz. 170’ten fazla çadır kampın Marib’in dört bir tarafındaki çöllere kurulduğunu, buralarda çok zor şartlarda bu muhacirlerin yaşam mücadelesi verdiklerini söylediler.
İkindiden sonra ‘Suveyda’ kampını ziyaret ediyoruz. Yaklaşık Marib’e 6 km mesafedeki bu kampın, en mağdur insanların bulunduğu kamp olduğunu düşünüyoruz. Ancak mihmandarımız, bu çöllerde bulunan 170’ten fazla kampın her biri diğerinden daha mağdur, daha yoksul, daha aç ve daha fazla yardıma ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Çadırların arasından geçtikçe, yıpranmış ve içinde kalınamaz derecede yırtılmış, sıcaktan koruyamaz, soğuktan muhafaza edemez durumunu gördükçe çaresizlikten sadece ağlıyorum.
Çadırları ziyaret ediyoruz, içinde hastalar, yaşlılar, çocuklar var. Nerdeyse hiçbirinde üzerinde oturacak bir halı parçası bile yok. Yatak yorgandan bahsetmiyoruz bile. Kap-kaçak yok, yemek ve gıda da yok. Su ise altın değerinde... İçme suyu çok büyük sorun. Herkesin çadırının önünde 500 litrelik tanklar var, tankerlerle bu tanklara su boşaltılıyor. Temizlik ve hijyen ise buralardan çok uzak. Çocukların başını okşuyoruz, ancak bu çocukların belki de aylardır yıkanamadığını ve üzerlerindeki elbiselerin aylardır değiştirilemediğini düşünüyoruz.
Etrafımızda toplanan çocukların neredeyse tamamında ayakkabı ve terliğin olmadığını görüyoruz. Sıcak çöl kumları üzerinde ayakkabısız çocukların koştuklarını, oyunlarını oynadıklarını hayretler içerisinde izliyoruz. ‘Çocukların ayaklarında niye ayakkabı veya terlik yok?’ diye mihmandarımıza soruyoruz. ‘Burada ne var ki ayakkabı olsun’ cevabı karşısında kenara çekilip sessizce ağlıyorum.
Etrafımıza toplanan çocuk ve kadınlar yardım talebinde bulunuyorlar. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince daha ısrarlı bir şekilde bu taleplerini dile getiriyorlar. Türkiye’den çok büyük beklentileri ve yardım talepleri var. Son dönemlerde sadece Türkiye’den yardım geldiğini ifade ediyorlar.
Ey yardımsever insanlar! Yemen’deki mazlum, mağdur ve çaresiz insanların gerçekten sizlerin yardımlarına ihtiyaçları var. Bizi duyan herkes az demeden çok demeden yardım elini uzatmalı. Yardım ederken de cömert davranın...