NATO'nun Ankara Zirvesi'nin ardından çok şey konuşuldu ve hâlâ konuşulmaya devam ediyor. Ancak kamuoyunda daha çok magazinsel ayrıntılar öne çıkarılırken, zirvenin en önemli başlığı olan “sonuç bildirgesi” yeterince değerlendirilmedi.
Bildirgede özellikle NATO Antlaşması'nın 5. maddesine vurgu yapıldı. Bu maddede, "Bir müttefike yönelik saldırı, tüm müttefiklere yapılmış sayılır." anlayışının altı çizilerek ittifakın bu ilkeye olan "sarsılmaz bağlılığı" yeniden teyit edildi. Bu güçlü vurgu, ilk bakışta birlik mesajı gibi görünse de aslında NATO içinde yaşanan güven bunalımının ve görüş ayrılıklarının bir yansıması olarak okunabilir.
Hatırlanacağı üzere İran'a yönelik saldırılar sırasında, NATO üyesi Avrupa ülkeleri ABD Başkanı Trump'a, "Bu savaş bizim savaşımız değildir." mesajını vermişti. Bunun üzerine Trump da "NATO'dan ayrılabiliriz." şeklindeki açıklamasıyla ittifak içindeki tartışmaları daha da derinleştirmişti.
Aslında ABD'nin, İran karşısında beklediği siyasi ve stratejik sonucu elde edememesi, ayrıca küresel ölçekte prestij kaybına uğraması, Washington'u yeniden NATO üzerinden yeni hesaplar yapmaya yöneltmiş görünmektedir. Rusya tehdidini, Avrupa ülkelerinin gündeminde canlı tutarak ittifakın birlikteliğini güçlendirmeyi hedefleyen ABD, kendisini desteklemek üzere Avrupa'nın savunma sanayisini geliştirmesi ve yeni askeri kapasitelere yatırım yapması gerektiğini vurgulamıştır.
Nitekim sonuç bildirgesinde, "Müttefikler arasında savunma ticaretini ve savunma sanayi iş birliğini en üst düzeye çıkarmak, NATO ortaklıklarından azami ölçüde yararlanmak için çalışmalarımızı sürdüreceğiz." ifadelerine yer verilmiştir.
Bu yaklaşımın arka planında, ABD'nin İran politikası ve israile verdiği koşulsuz desteğin kendisine diplomatik ve ekonomik açıdan önemli maliyetler yüklediğini görmesi de etkili olmuştur. Bu nedenle Washington'un, kaybettiği uluslararası prestiji yeniden kazanabilmek amacıyla NATO ülkelerinden daha güçlü siyasi, askeri ve ekonomik destek arayışında olduğu söylenebilir.
Aynı şekilde bildirgede, "Müttefikler, İran'ın asla nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini yinelemekte ve İran'ı Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne tam olarak saygı göstermeye çağırmaktadır." denilmektedir.
Sonuç bildirgesinin yayımlanmasının hemen ardından İran'a yönelik yeni saldırıların gündeme gelmesi, ABD'nin kaybolan prestijini yeniden tesis etme, hem de NATO ülkelerini bu saldırılara daha fazla destek vermeye davet etme çabası olarak okunuyor.
Buna karşılık her ne kadar NATO üyeleri sonuç bildirgesine imza atmış olsalar da Avrupa ülkelerinin, İran'a karşı daha saldırgan bir politika izlemesi beklenmemektedir. Çünkü birçok Avrupa ülkesi, ABD'nin, müttefiklerine karşı yeterince güven vermediğini düşünmektedir. Özellikle Ukrayna konusunda sergilenen tutum ve Gazze'de yaşanan ağır insani kriz karşısında Washington'un siyonist israil merkezli politikalarını sürdürmesi, bu yönde İran’a savaş açması, ABD'ye yönelik mesafeli yaklaşımı güçlendirmiştir.
NATO ülkelerinin yeniden silahlanma ve kendi askeri kapasitelerini artırma yönündeki arayışlarının temelinde de büyük ölçüde ABD'ye duyulan güvenin zayıflaması bulunmaktadır. Nitekim İran ile yaşanan savaş sırasında ABD'nin Ortadoğu'daki üslerini dahi koruyamaması, Avrupa başkentlerinde güvenlik anlayışının yeniden sorgulanmasına yol açmıştır.
Bu nedenle NATO sonuç bildirgesindeki “güçlü birlik” vurgusuna rağmen, ittifak içinde stratejik öncelikler, güven algısı ve dış politika yaklaşımları bakımından önemli görüş ayrılıklarının varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Sonuç bildirgesindeki "sarsılmaz bağlılık" söylemi de bu çatlakların üzerini örten bir birlik mesajı olarak değerlendirilebilir.