Tarihsel okumalarım, yaşadıklarım, gördüklerim, izlediklerim ve duyduklarım bana şunu öğretti:

Müslümanlar, ne zaman birleşmiş, aralarındaki ihtilafları bir tarafa bırakmış, kardeşlik bilinciyle Hareket etmiş o zaman sayıca az, imkânca yetersizliğe rağmen sonuç; zafer, kazanç ve huzur olmuştur.

Müslümanlar, ne zaman birbirinden ayrılmış, doğal farklılıklar körüklenmiş, hasım algısıyla hareket edilmiş o zaman sayıca çok ve imkânca yeterli oluş dahi yenilgi, hezimet, işgal, ölüm ve huzursuzluk getirmiştir.

Bu durum, Bedir’den Kerbela’ya, Kudüs’ün Fethi’nden Moğol istilasına, İstanbul’un Fethi’nden Haçlı saldırılarına, Çanakkale’den Kırım Harbi’ne, Bosna’dan Afganistan’a, Çeçenistan’dan Mısır’a, Gazze’den İran’a kadar böyle olmuştur.

Tutum, yaklaşım, algı ve ölçü hak, adalet, kardeşlik ve İlahi rızadan yana evirilmedikçe dünyada da ahirette de sonuç hiçbir zaman istediğimiz, umduğumuz ve arzuladığımız gibi olmayacaktır.

Çünkü “İnsana ancak kazandığı vardır.” (Necm: 39) ve “İnsanın lehine ve aleyhine olanlar da onun kesbinden/kazancından başkası değildir.” (Bakara: 286)

Her şeyin aleni olduğu, dost ve düşmanın çok keskin çizgilerle ayrıştığı bir dönemde Müslüman kişinin birey, camia, toplum, yöneten ve ülke ayrımı yapmadan;

ü Çokça birleri içeren İslami vahdeti oluşturması lazımdır.

ü Güçlü, yeterli ve kaliteli bir silah, savunma ve teknoloji sanayisi oluşturması lazımdır.

ü Ne niyetle olursa olsun menfi milliyetçilik, mezhep ve grup savunusu içinde hareket edenlerin “Müslüman” isimlerine rağmen Siyonizm ve emperyalizme hizmet ettiklerini bilmesi lazımdır.

ü Ortaçağ Hıristiyan mantığıyla mezhepleri din, inanç ve amaç yapıp Müslüman üst kimliğini zayıflatmamalı ve kardeşlerine tüm yanlışlarına rağmen düşman ve öfkeli bir tutum sergilememelidir.

ü Gazze, Lübnan, Yemen, Suriye’de dahi ikircikli hareket edenlerin, fakat’larla yola çıkanların İran’da da benzer davrandığı gerçeğinden hareketle aynı kişilerin ve aklın Türkiye’nin gireceği bir dar boğazda veya savaşta aynı davranacağını, fitneyi körükleyeceğini ve düşmanın değirmenine su taşıyacağını bilmesi lazımdır.

ü Sözü, fikri, eylemi ve kalemi ister doğru ve iyi niyetle ister yanlış ve art niyetle düşmanın amacına, hedefine ve beklentilerine yarayan her kişinin yanan zulüm ateşine yakıt taşıdığını bilmesi ve bilmemiz lazımdır.

ü Kendine ümmet diyen ve kendini ümmetten bir parça gören herkesin “güven, doğruluk, fedakârlık, birlik, beraberlik ve direniş” ruhuyla hareket etmesi lazımdır.

Dün Bosna, Çeçenistan, Afganistan, Mısır, Suriye ve Gazze için nasıl ki dua, söz, davranış ve eylemlerimizle taraftık ve taraf olduğumuzu ilan etmiştik bugün İran, Yemen ve Lübnan için de terör çetesi Siyonistlere ve büyük şeytan ABD’ye karşı taraf olmalıyız, taraf olduğumuzu ilan etmeliyiz.

Bilelim ki taraf olmak ayrı bir şey, tarafgirlik, taassup ve fanatizm ayrı bir şeydir.

Bir Müslümanı dil, kimlik, mezhep ve camiasının yanlışlarından dolayı eleştirebiliriz, tasvip etmeyebiliriz, hatasından dönmesi için uğraşabilir, doğru ve meşru tavır sergileyebiliriz; ama bir Müslümanı ne hakla ve adına olursa olsun düşmana, katillere ve vahşilere karşı yalnız bırakamayız, bırakmamalıyız.

Eğer sevgi ve bağlılık vatan, toprak ile ilgili olsaydı Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam çok sevdiği Mekke’yi terk edip Medine’ye hicret etmezdi.

Eğer sevgi ve bağlılık kabile ve kimlik ile ilgili olsaydı Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam kendi akrabaları ve Arap olan Kureyş’le savaşmazdı.

Eğer sevgi ve bağlılık yakın akrabalar ve kan bağı ile ilgili olsaydı Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam şirki ve düşmanlığı seçen amcası Ebu Lehep ile bağını koparmazdı.

O halde;

Meselemiz “toprak, kimlik, akraba ve mezhep” üzerinden bir taraf, savunma ve övünç oluşturmak değildir.

Meselemiz akide, inanç meselesidir.

Meselemiz hak-batıl, tevhid-şirk, iman-küfür meselesidir.

Meselemiz adalet-zulüm, haklı-haksız, zalim-mazlum meselesidir.

Meselemiz En’am Süresi 162 ve 163. ayetlerde buyrulduğu gibi olmak ve yaşamaktır:

“De ki: ‘Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben (hak dine) teslim olanların/Müslümanların ilkiyim.”