Geçmişten günümüze Müslümanlardaki Kudüs aşkının kaynağını Kur’an’da aramak gerekir.
“Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.” (İsra/1)
“Çevresi mübarek kılınmış Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Kudüs için Peygamber aleyhissalatu vesselamın “Medine gibidir” dediği rivayet edilir.
Hz. Ömer’in mübarek beldeyi teslim almaya giderken Allah’a şükrünü ve acziyetini göstermek için büyük çaba harcadığını zikreder kaynaklar.
Kudüs İslam ile buluştuğunda daha bir güzelleşti ve bereketlendi.
Müslümanların idaresi altında Hıristiyanlar ve Yahudiler huzur içinde yaşadılar.
Hıristiyan kiliselerine karışılmadı.
İçinde Mescid-i Aksa’nın da bulunduğu “Harem-i Şerif” bölgesi Müslümanlar için ibadet yeri olarak ayrıldı.
Hatta 4 asırdır Kudüs’e giremeyen Yahudiler ancak şehir Müslümanlar tarafından fethedilince girebilmişlerdi.
Haçlı vahşeti Kudüs’ü kara bulutlarla örtünceye kadar…
Haçlılar ele geçirdiğinde Kudüs’te 70 binden fazla Müslümanı ve orada bulunan Yahudileri katlettiler.
Mescid-i Aksa’yı tahrip edip üstüne haç diktiler.
88 yıl boyunca acı çekti Kudüs.
Allah ümmete Selahaddin gibi birini bahşetti.
Kudüs’e fatih olarak giren Selahaddin-i Eyyubi, aynen Hz. Ömer radıyallahu anh gibi tarihe altın harflerle kazınan bir adalet örneği sergiledi.
Katliam yapmadı, yakıp yıkmadı, sadece Mübarek şehirdeki Haçlı izlerini silmeye gayret etti.
Mescid-i Aksa’yı özgürlüğüne kavuşturdu, mihrap ve minber yerleştirdi.
Haçlıların 1099’da işlediği melaneti 1969’da bu kez “melun topluluk” olan yahudiler gerçekleştirdi ve Mescid-i Aksa’yı yaktılar.
Selahaddin’in emaneti olan ve 800 yıl yerinde kalan mihrap ve minberi yakıp tahrip ettiler.
Müslümanlar bu habis uru söküp atamadılar.
Osmanlının çöküşü sonrası ortaya çıkan çok sayıda devlet vardı; ama hepsi kendi sınırlarının derdindeydi ve Batıdan ithal edilmiş fikirlerin peşine takılarak Kudüs’ü önceliklerinin arasından çıkarmışlardı.
Şehid Fethi Şikaki, “İslami Hareket ve Kudüs” isimli eserinde İslam dünyasındaki çöküş ve zilletin sebebi olarak ümmet bilincinin yok olmasını gösterir:
“Ancak emperyalist Batının saldırısıyla ayrılıklar başladı. Batı, varlığını sürdürmeyi buna bağlıyordu. Müslümanlar Müslüman olmaktan daha çok Acem, Arap, Türk ve Berberiler'e dönüştü. Araplar, Arap olmaktan daha çok Suriyeliler, Lübnanlılar, Ürdünlüler, Iraklılar, Mısırlılar ve Filistinliler oldular. Artık insanları etnik köken ve dinlerine göre ayırmak daha kolay oldu. Kendisini bir Osmanlı vatandaşı olarak kabul eden bir Hristiyan el-Bustani şöyle diyor: "Biz ne Türk ne de Arap hükümeti istiyoruz. Biz tüm Osmanlıların hak ve görevlerde eşit olduğu Osmanlı hükümetini istiyoruz."
Son yüzyıl içerisinde çok sayıda kıymetli alim, öncü ve lider çıktı aslında; ama çabaları Kudüs’ü özgürleştirmeye yetmedi.
Durum tespiti ve hasar raporu konusunda büyük bir konsensüs oluşması gerekiyordu ki, küresel emperyalist cepheye karşı yekpare bir güç olarak durmak mümkün olabilsin.
Yaşadığımız süreci çok güzel özetlemiş Fethi Şikaki:
“Biz, sömürgeciler ve işbirlikçileri tarafından yapılan medeniyet kesintisinin sürdüğü, hilafetin olmadığı ve bu sürecin sömürgecilerle işbirlikçileri tarafından güçle, kuvvetle devam ettirildiği bir dönemi yaşıyoruz.”
Kudüs için yeniden canlanmaya, aşk ve heyecanla ayağa kalkmaya ihtiyacımız var.
İsra Suresini yeniden okumaya, anlamaya, yaşamaya ihtiyacımız var.
Hz. Ömer gibi cesaret, adalet ve tevazuyla Kudüs için yola çıkmamız lazım.
Selahaddin gibi “Müminlere şefkatli, kafirlere şiddetli” olmaya, Kudüs için yanan yüreklere ihtiyacımız var.
Kudüs aşkını yeniden diriltmeye ihtiyacımız var.
Belki o zaman Nizar Kabbani’yi de anlayabiliriz:
"Ey peygamber kokan Kudüs
Sema ile yer arasındaki en kısa yol…
Kanlı surlarını kimler yıkadı?
Ey Kudüs, sevgilim!
Yarın limon ağaçları çiçek açacak; zeytin ağaçları serpilecek; gözlerin dans edecek
ve güvercinler mukaddes kulelerine doğru uçacaklar."