Türkiye’nin yakın tarihi, sadece bireysel cinayetlerin işlendiği bir takvim değil; toplumun sinir uçlarıyla oynayan, kitleleri karşı karşıya getiren ve titizlikle planlanmış karanlık operasyonların kronolojisidir. Geriye dönüp baktığımızda karşımıza çıkan manzara hep aynı trajik döngüye işaret eder: Toplumda karşılığı olan bir aydın katledilir, taziye evinden henüz feryatlar yükselirken suçlu peşinen ilan edilir ve bir kesim diğerine karşı sistematik bir şekilde kışkırtılır. Bu, tesadüfi bir şiddet sarmalı olmaktan ziyade, her adımı önceden çalışılmış kusursuz bir toplum mühendisliği projesidir.

Bu kumpasın en etkili silahı ise kuşkusuz o dönemin medya organları ve atılan zehirli manşetler olmuştur. Henüz olay yeri incelemesi dahi tamamlanmadan gazetelerin baskıya yetiştirdiği "İrtica Hortladı", "Karanlık Kurşun" veya "Laikliğe Bomba" gibi dev puntolu başlıklar, katilin kimliğine dair toplumun zihninde geri dönülmez bir hüküm kuruyordu. 1990 yılında ilahiyatçı kimliğiyle bilinen Bahriye Üçok, bombalı bir paketle hayattan koparıldığında, medya haberi sadece bir cinayet olarak değil, sanki tüm Müslümanlar bu paketi birlikte hazırlamış gibi bir kolektif suçlama diliyle sundu. Gerçek faillerin peşine düşmek yerine, dindar kesim topyekûn zan altında bırakılarak laik mahallede büyük bir panik havası oluşturuldu.

Ancak bu cinayetler sadece birer asayiş vakası değil, askeri vesayeti tahkim etmek ve laik baskıları meşrulaştırmak için kullanılan stratejik birer araçtı. Patlayan her bombanın ardından yükselen "şeriat tehlikesi" feryatları, sivil siyasetin alanını daraltıyor ve namluların ucunu dindar halka çeviriyordu. 1993’te Uğur Mumcu’nun arabasına konan bomba, sadece bir yazarı değil, onun deşifre etmeye çalıştığı devlet içindeki gizli CIA-MOSSAD yapılanmalarının afişe edilmesini de hedef almıştı. Lakin ertesi günün manşetleri, Mumcu’nun araştırdığı derin bağlantıları görmezden gelerek suçu "İslamcı terör" parantezine hapsetti. Bu kasıtlı yönlendirme, askeri bürokrasinin siyasete müdahale etmesi için gereken "kaos" zeminini hazırlıyor, dindar kesimin üzerine "laiklik" sopasıyla inilmesine zemin hazırlıyordu.

1999’da Ahmet Taner Kışlalı ile aynı oyun yeniden sahnelendiğinde, manşetler yine aynı "tehlike" davulunu çalıyor, laik kesim korkuyla mobilize edilirken Müslümanlar üzerindeki devlet baskısı bu sahte öfke selinden güç alarak daha da katılaştırılıyordu. Bugün artık yüksek sesle dile getirilen iddialar, bu operasyonların ardında uluslararası çıkar odaklarının ve gizli servislerin olduğunu kuvvetle muhtemel kılıyor. Emekli Korgeneral Erdoğan Karakuş gibi isimlerin israil bağlantılarına dair işaret ettiği noktalar, bu planların yerel değil, ithal birer kurgu olduğunu göstermektedir. Laik kesim manşetlerle manipüle edilirken, Müslümanlar "potansiyel suçlu" muamelesiyle köşeye sıkıştırılmış, vesayet odakları ise "toplumu kurtarma" bahanesiyle siyasetin üzerine bir balyoz gibi inmiştir.

Sonuç olarak bu cinayetler, Türkiye’nin toplumsal barışına kurulmuş bir kumpas zinciridir. Faili meçhul bırakılan her dosya, aslında bu vesayet düzeninin bir parçası olarak rafa kaldırılmıştır. Eğer bugün bu karanlık dosyaları cesaretle yeniden açmaz ve istihbarat servislerinin parmak izlerini ortaya dökmezsek, aynı kirli senaryo yarın başka isimlerle yeniden karşımıza çıkacaktır. Toplum olarak bu oyunu bozmanın tek yolu, manşetlerin attığı iftiralara değil, tetiği çektiren asıl ele ve o tetikten siyasi ikbal devşiren vesayet odaklarına odaklanmaktan geçmektedir.