İmam Gazali’nin felsefî sisteminde en çok tartışılan ve eleştirilen konuların başında nedensellik eleştirisi gelir. İmam Gazali, ateşin pamuğu yakması ile yanma eylemi arasında mantıksal ve ontolojik bir zorunluluk bulunmadığını savunur. Ona göre yanma, ateşin doğasında içkin bir güçten kaynaklanmaz; her seferinde Allah’ın o fiili yeniden yaratmasıyla, yani âdetullah çerçevesinde gerçekleşir.
Bu düşünceyle ilk karşılaştığımda kavramakta oldukça zorlandım. Doğayı kendi başına işleyen, mekanik bir saat gibi tasavvur etmeye alışmış bir zihin için bu yaklaşım sarsıcıydı. Çünkü bu bakış açısı, sebep–sonuç ilişkisini mutlak bir yasa olmaktan çıkarıp, sürekliliği olan fakat zorunlu olmayan bir düzen olarak yeniden konumlandırıyordu.
Bu zihinsel tıkanıklığı aşabilmek için modern bilime yöneldim ve neden–sonuç ilişkisini bilimsel düzlemde yeniden sorgulamaya başladım. Klasik bilim anlayışı, evrenin katı ve değişmez yasalarla işlediğini ve her sonucun zorunlu bir nedeni olduğunu ileri sürüyordu. Ancak araştırmamı derinleştirdikçe kuantum fiziği ile karşılaştım.
Kuantum fiziği, klasik bilimin aksine, evrenin en temel düzeyinde zorunlulukların değil, olasılıkların hâkim olduğunu ortaya koyar. Bu durumu en çarpıcı biçimde gösteren deney ise Çift Yarık Deneyidir.
Bu deneyde, elektronlar tek bir yarıktan gönderildiğinde karşı ekranda parçacık gibi davranarak tek bir çizgi oluşturur. Ancak ikinci bir yarık açıldığında, beklenenin aksine iki ayrı çizgi değil, bir girişim (dalga) deseni ortaya çıkar.
Deneyin asıl çarpıcı yönü ise, elektronların hangi yarıktan geçtiğini tespit etmek amacıyla düzeneğe bir ölçüm cihazı yerleştirildiğinde ortaya çıkar. Bu durumda girişim deseni kaybolur ve elektronlar parçacık gibi davranarak karşı levhada iki ayrı çizgi oluşturur. Bu durum karşısında oldukça şaşırmıştım.
Ancak burada gözlemin, çoğu zaman düşünüldüğü gibi bilinçli bir farkındalıktan değil, fiziksel bir etkileşimden ibaret olduğunu vurgulamak ve kuantum fiziğini bir kanıt olarak değil, yalnızca İmam Gazali’nin nedensellik eleştirisini anlamaya yardımcı olan bir benzetme olarak ele alınmalıdır.
Bu düşünce beni şu sonuca götürdü: Eğer yanma, ateşin zorunlu bir sonucu değilse ve Allah her seferinde bu fiili yeniden yaratıyorsa, Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması hadisesi de yeni bir anlam kazanır. Bu durumda mucize, doğa yasalarının ihlali değil; alışılmış düzenin dışında gerçekleşen ilahî bir fiil olarak anlaşılabilir. Kuantum fiziği mucizeyi kanıtlamaz; ancak mucize fikrine karşı duyulan zihinsel katılığı yumuşatabilir.
Yine de bu meseleyi metafizik düzlemde kavramakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Bu nedenle konuyu psikolojik ve sosyolojik bir düzleme taşıyarak düşünmeye çalıştım.
Elektronların ölçümle birlikte davranışlarının değişmesi, Jeremy Bentham’ın tasarladığı Panoptikon modeline benzetilebilir mi? Burada kurulan benzetmenin ontolojik değil, analojik olduğunu özellikle belirtmek gerekir. Çünkü Panoptikon’da birey, fiilen izlenmese bile izlenme ihtimaliyle hareket eder. Bu sürekli gözetim hissi, insanı öngörülebilir, denetlenebilir ve biçimlendirilmiş bir varlığa dönüştürür.
Bu çerçevede birey, kendi “dalga formunu”, yani belirsizliğini, potansiyellerini ve çoklu ihtimallerini terk ederek sistemin ondan beklediği “parçacık formuna” hapsolur. Buradan hareketle, sadakat olarak adlandırılan şeyin kimi zaman yalnızca beklentilerin bir yansıması olup olmadığı sorusu akla gelir.
İnsan çoğu zaman bir fikri savunduğu için bir gruba ait olmaz; aksine, bir gruba ait olduğu için o fikri savunur. Tıpkı ölçüm altında elektronun olasılık durumundan çıkarak tek bir davranış biçimine indirgenmesi gibi, birey de sürekli gözlendiğini hissettiğinde kendi potansiyel çeşitliliğini bastırır ve “makbul” davranış kalıplarına yönelir.
Sonuç olarak, İmam Gazali’nin nedensellik eleştirisi bizi maddenin zorunlu işleyişine dair katı kabullerden kurtarırken, kuantumun gözlem olgusu ise bakışın nesne üzerindeki etkisini düşündürür. Belki de hakikat ne yalnızca akılla ne de katı yasalarla kavranabilir. Hakikat, gözlemin, iradenin ve olasılığın kesiştiği o ince çizgide aranmalıdır. Bu çizgi, belki de İmam Gazali’nin “keşf” ve sezgi dediği şeyin kendisidir.