Gerçekten de aşalım artık; bir başka konu bulalım. Örneğin gündemimiz; zalimin zulmü ile mazlumun ahı olsun.

Kur’an bizlere "Zulme meyletmeyin!" demiyor mu? Yoksa "Ateş size de dokunur!" diye ferman buyurmuyor mu? O halde gelin; zalimin zulmüne şahit olduğumuzda elimizle engel olalım. Olmazsa dilimizle düzeltelim. Buna da güç yetiremiyorsak, bari kalbimizle nefret edelim.

Tarafımız; mazlumdan, mahrumdan, mağdurdan ve mustazaftan yana olsun. Hz. İbrahim’i (as) yakacak olan ateşi harlamak için üfüren kertenkele ile o ateşi gagasındaki bir damla su ile söndürmeye giden kuş misali olsun ölçümüz. Elimizde imkân olmasa dahi safımız belli olsun.

Prensip olarak bu ümmet, Ehl-i Kitap diye Yahudi ve Hristiyanlara, belki Müslümanlardan daha iyi imkanlar sağladı. Peki, ümmet nüfusunun yüzde 10 veya 15’ini teşkil eden Şii Müslümanlar söz konusu olunca, neden aynı anlayışı göstermesin ki?

Gelin, bizim esas gündemimiz müstekbir-mustazaf meselesi olsun. Yeryüzünün mustazafları nerede ise onların yanında saf tutalım. Ellerinden imkânları alınan yalın ayaklıların yanında duralım. "İslam garip başladı, başladığı gibi (günün birinde) tekrar garip hale dönecektir. Ne mutlu o gariplere!" diyen bir Peygamberin ümmeti olarak garip gurebanın derdi ile dertlenelim.

Zaten müstekbirin yanında, yakınında çok çok kimse var. Haramzadeler hep o tarafta. Bari biz onların ekmeğine yağ sürmeyelim. Gelin; yeryüzünün aç ve toklarını konuşalım. Açlıktan karnı sırtına yapışmış çocuklarımız var; hem onlar bizim öz kardeşlerimiz. Evvela onların sofrasına katık olalım.

Tıka basa yiyenlerin sofrası zaten kalabalık. Onlar ki bir deveyi, tek oturuşta iç edecek kadar açlar. Yeryüzünün enerji kaynaklarının üzerinde oturan ve şairin "Yiyin efendiler yiyin!" dediği yiyicilerin yanında durmak Müslümana yakışmaz. Çünkü Peygamber dahi onların yanında durmamıştı. O, Hendek’te karnına taş bağlamıştı. Ashabı ile birlikte üç yıl ambargo altında kalarak ağaç yapraklarını yiyecek duruma gelmişti.

Gelin, meselemiz mütrefin ve miskinler olsun. O mütrefler ki zenginlikleri onların şımarmasına neden olmuş. Zahid, kanaatkâr miskinler dururken mütrefinin yanında durmak züldür, zül.

İsterseniz başka bir jargon kullanalım; solcuların meşhur burjuva-proletarya meselesi gündemimiz olsun. Fabrikatörlerin şatafatını hayal bile edemeyecek proletaryanın maaşından; "Daha nasıl kesinti yapabilirim?" derdinde olan burjuvanın yanında olmak, bize yakışmaz.

Biraz daha petrol, biraz daha gaz uğruna yeryüzünün mahrum, mağdur, mazlum ve mustazaflarını bir kenara iterek; onların sofrasına katık olmamak, onların gözyaşlarını silmemek, yaralarına merhem sürmemek, nasırlı ellerinden tutmamak Müslümanın şanı değildir.

Yani demem o ki; Trump geldiğinde bu ümmetin gencecik kızlarını başı açık bir şekilde, saçlarını sağa sola ahenkli bir şekilde sallayarak hazretin geçişine eşlik ettirenlerden değil; bir okulda 170 kız çocuğunu şehit verenlerden yana olalım.

Biz bize yakışanı yapmak durumundayız. Eğer coğrafyamızda 170 kız çocuğunu Trump’ın bombalarıyla sıra sıra dizilmiş mezarlara gömen mazlumlar varsa; yine aynı Trump’ı karşılayalım derken Müslüman genç kızlarını onun için dans ettiren zalimlerin safında durmak, namazlarında saflarını düzeltenlerin safı değildir.

Yoksa Allah bizi şaşırtır. Sonra Papa geldi diye Peygamber'i karşılayanlarca okunan “Taleal Bedru Aleyna” ilahisini söyletir. Hem de Ensar’ın terennüm ettiği o güzelim eseri, başı açık bayan müzisyenlere okutur ve rotamızı Peygamber yerine Papa’ya çevirtir.

Hasılıkelam; bizim Peygamberimiz ağlayan bir çocuk sesi duyduğunda namazı dahi kısa kesen bir numune idi. Yine o Peygamber, Müslüman bir kadının başörtüsü için Yahudi’ye savaş açan bir örnekti. Onun için aşalım artık şu Şii-Sünni meselesini.

Başka gündemler bulalım.