Hakikat, mezheplerin duvarlarına sığmayacak kadar büyüktür. Düşman kapıdayken birbirine sırt dönenler, aslında aynı oyunun parçası olur. Birlik ertelendikçe, kaybedilen sadece zaman değil; geleceğin kendisidir.

Ortadoğu’nun üzerinde dolaşan karanlık bulutların en tehlikelisi bombalar ya da füzeler değil; zihinlere ekilen ayrılık tohumlarıdır. Yıllardır siyonistlerin sistematik biçimde yürütülen dezenformasyon kampanyaları, toplumları birbirine düşman ederek asıl tehdidi görünmez kılmayı başardı. Bugün geldiğimiz noktada açıkça görülüyor ki, siyonist akıl sadece sahada değil, sosyal medyada ve algı operasyonlarında da büyük bir savaş yürütüyor. Ne yazık ki bu savaşın en kolay hedefi Müslümanların kendi içindeki fay hatları oldu.

Sünni-Şii tartışması, bu coğrafyanın en zehirli tuzaklarından biridir. Her kriz anında yeniden ısıtılan bu ayrım, halkları birbirine kırdırmak için kullanılan en eski ama hala en etkili yöntemdir. Oysa bugün israil denilen terör örgütü bölgede bu kadar açık bir tehdit oluştururken, biz hala birbirimizin mezhebini mi tartışacağız? Bu, sadece bir gaflet değil; bilinçli ya da bilinçsiz şekilde yürütülen büyük bir oyuna hizmet etmektir.

İran’a yönelik söylemlerde de aynı kirli stratejinin izleri açıkça görülüyor. İran’ın attığı her adım, hemen mezhepsel bir çerçeveye sıkıştırılıyor. Direniş “Şii refleksi” olarak etiketleniyor, politik duruş mezhep filtresinden geçirilerek değersizleştirilmeye çalışılıyor. Oysa mesele bu kadar basit değil. İran’ın israil terör örgütüne karşı geliştirdiği pozisyonu sadece mezhep üzerinden okumak, gerçekliği çarpıtmak ve direnişi küçültmektir. Bu yaklaşım, doğrudan siyonist propagandanın ekmeğine yağ sürmektedir.

Daha da vahimi, Türkiye ile İran arasında yapay bir rekabet dili oluşturulmasıdır. “İmparatorluk bakiyesi”, “bölgesel liderlik yarışı” gibi söylemler, iki ülkeyi karşı karşıya getirmek isteyenlerin ürettiği tehlikeli bir algıdır. Oysa tarihsel rekabetleri bugünün çatışma bahanesi haline getirmek, geleceği sabote etmektir. Türkiye ve İran’ın birbirine rakip değil, tamamlayıcı güçler olabileceği gerçeği özellikle görmezden geliniyor. Çünkü birlik, bazı güçlerin en büyük korkusudur.

Bugün yapılması gereken şey nettir: Mezhepsel ve tarihsel tartışmaları, israil gerçeğinin bulunduğu her yerde askıya almak. Bu bir tercih değil, zorunluluktur. Çünkü karşı karşıya olduğumuz yapı, sadece askeri değil; ideolojik, psikolojik ve dijital bir savaş yürütmektedir. Bu savaşa karşı verilecek cevap da aynı derecede bütüncül olmalıdır.

İran’ın direnişi, mezhepsel kimliğe indirgenerek gölgelenmemeli; aksine israile karşı verilen mücadelede siyasi ve stratejik bir unsur olarak değerlendirilmelidir. Eleştiri elbette yapılır, yapılmalıdır da. Ancak bu eleştiriler düşmanın dilini taklit ederek değil, hakikatin zemininde yapılmalıdır.

Artık şunu anlamak zorundayız: Kin ve nefretin yönü yanlış tayin edilirse, sonuç sadece parçalanma olur. Enerjimizi birbirimize karşı değil, bizi bölmek isteyenlere karşı kullanmadıkça hiçbir zafer mümkün değildir. Bugün kin zamanı değil. Bugün, akl-ı selimle birleşme ve hakikatin tarafında durma zamanıdır. Gazze’ye ve İran’a selam, direnişe devam!