Geçen akşam ekran karşısına geçip İspanya ile Arjantin arasındaki final maçını izlerken kendimi garip bir duygunun içinde buldum. İçimden bir ses, ısrarla İspanya’nın kazanmasını istiyordu.

Peki ama neden?

Sosyolojik verilere yüzeysel bir göz atsanız iki ülke de Hristiyan dünyasının birer parçası. Hatta gayri resmî rakamlara göre Arjantin halkının yaklaşık %90’ı Katolik iken, İspanya’da bu oran %55 seviyelerinde; geri kalanı ise ateist, agnostik veya farklı inançlara mensup. Yani ne dini bir yakınlık ne de tarihsel bir bağ vardı beni İspanya’ya çeken.

Durup dururken doğan bu sempatinin elbette derin bir nedeni olmalıydı.

Sonra jeton düştü... İspanya, Gazze’de yaşanan insanlık dramına ve açık soykırıma karşı dünyada en net, en dik duruşu sergileyen Batılı ülkelerden biriydi. Gazze halkının yanında saf tutmuş, zalime zalim demekten çekinmemişti. Üstelik bu onurlu duruşu sergilerken din değiştirmemişlerdi; Hristiyan, ateist ya da agnostik olarak kalmaya devam etmişlerdi. Dünyanın dört bir yanında Gazze için sokaklara dökülen, gözyaşı döken milyonlarca insan da birilerine şirin görünmek ya da din değiştirmek için değil, sadece "insan" kaldıkları için oradaydı.

Çünkü zulme karşı durmak ideolojik bir tercih değil, evrensel ve insani bir duruştur.

O halde benim bir futbol maçında İspanya’yı desteklemem beni ne İspanyol yapardı ne de Hristiyan. Sadece vicdan sahibi bir insan kılardı.

Zihnim bu düşünceyle bir adım daha öteye gitti...

Zamanında İran’da bir ilkokulda bombardıman sonucu şehit edilen 165 kız çocuğuyla başlayan, ardından binlerce masum sivilin katledilmesiyle devam eden ABD ve israil zorbalığını düşündüm. O gün, o güç odaklarının küstahça yürüttüğü saldırganlığa karşı İran halkının yanında durmak, onları savunmak beni "Şii" yapmıyordu.

"Aksine; zalimin kimliğine bakmadan, mazlumun mezhebini sormadan yanında yer almak beni hem gerçek bir insan hem de inancının gereğini yerine getirmeye çalışan bir Müslüman yapıyordu."

Bizler ne yazık ki dünyayı mezheplere, dinlere, bayraklara bölüp vicdanımızı da o sınırların içine hapsetmeye alıştırıldık. Oysa hakikat çok basit:

Mazlumun dini sorulmaz.

Zalimin kimliği sorgulanmaz.

İspanya’nın Filistin çığlığına ses vermesi nasıl saygıdeğer insani bir refleksse; Şii, Sünni ya da gayri müslim fark etmeksizin küresel zorbaların hedefi olan masumların yanında durmak da öyle bir insanlık borcudur.

Zira bir ülkenin yönetimini eleştirebilirsiniz. Politikalarını doğru bulmayabilirsiniz. Hatta yıllardır süren uygulamalarına sert itirazlarınız da olabilir.

Fakat bütün bunlar, o ülkede yaşayan masum insanların canının değersiz olduğu anlamına gelmez.

Bombalar mezhep sormaz. Füzeler oy verilen partiyi merak etmez. Savaşlar çocukların hangi inanca mensup olduğunu araştırmaz.

Bir maçı izlerken hissettiğim o basit taraftarlık hissi, bana insanlığın anahtarını bir kez daha hatırlattı: Vicdanın rengi, adalet duygusunun pasaportu yoktur. Masumun yanında durmak bizi "öteki" yapmaz; sadece zalimin karşısındaki o büyük, yüce insanlık ailesinin bir ferdi yapar.

Bugün en büyük sorunlarımızdan biri, adalet duygusunu kimliklere göre dağıtmaya başlamamızdır.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur: Mezhepler üzerinden değil, ilkeler üzerinden konuşabilmek…