Değerli bir hocamızın da dediği gibi Aksa Tufanından bu yana ümmetin önünde iki fırsat kapısı açıldı. Ümmetin makus talihini değiştirecek, kışını bahara çevirecek, toparlayıp birleştirecek iki büyük fırsat… İlk fırsat Aksa Tufanı’ydı… Bir avuç Gazzeli, Filistinli mücahit, en kötü şartlara ve büyük imkânsızlıklara rağmen Siyonist cepheye karşı büyük bir direniş gösterdiler, on binlerce şehit verdiler. Tüm Batılı ülkelerin, Amerika ve birçok güçlü devletin sınırsız silah ve istihbarat desteğini, hatta asker desteğini arkasına alan siyonist rejimle 3 yıldan fazla savaştılar ve siyonist rejime çok büyük darbeler vurdular.

Aksa Tufanı ümmet için büyük bir fırsattı… Ama ümmet bu fırsatı kaçırdı. Koca koca orduları olan İslam ülkeleri kıllarını kıpırdatmadılar. Bırakın Siyonist rejime müdahale etmeyi, bu kokuşmuş, soykırımcı rejimle formalite icabı bile olsa ilişkilerini koparmadılar. Siyonist rejimle her türlü askeri, diplomatik ilişki devam etti. Hatta itiraz edenler, eylem yapanlar tutuklandı, hain ilan edildi, ötekileştirildi.

Bir grup hassas İslami kesim dışında halkların geneli yönetimlerinin bu davranışı karşısında sesiz kaldı. Gazze yalnız bırakıldı, Filistin yalnız bırakıldı. Ümmet bu fırsatı kaçırdı. Sığınacakları mezhep bahanesi de yoktu. Gazze Sünni’ydi, Filistin Sünni’ydi…

Şimdi ikinci bir fırsat kapısı ümmetin önünde açılmış durumda… İran İslam Cumhuriyeti’nin, Siyonist Haçlı cephesiyle tutuştuğu varlık savaşı. Belki de bir asırdır ilk defa İslami güçler, ümmetin topraklarını işgal eden Haçlılara, siyonistlere bu kadar güçlü darbeler vuruyorlar. İran, bir asırdır İslam ümmetine kan kusturan, İslam topraklarını kan deryasına çeviren, sömüren, ezen, talan eden, işgalci Amerika ve siyonist rejime dünyayı dar ediyor. Amerika’nın vurulamaz denilen üsleri vuruluyor, dokunulamaz sanılan askerleri cehenneme gönderiliyor, kendisine yan gözle bakılamayan Siyonist rejimin şehirleri hallaç pamuğu gibi savruluyor. Amerika’nın yenilmezlik efsanesi, siyonist rejimin yenilmezlik efsanesi yerle bir oldu.

Ümmetin önünde büyük bir fırsat kapısı açıldı; İslam topraklarını işgalci, sömürgeci, soykırımcı, barbar Haçlı-siyonist Cepheden kurtarıp özgürleştirme imkânı… Belki de birinci dünya savaşından beri Müslümanların ellerine böyle bir fırsat geçmemişti.

Psikolojik olarak da Müslümanlar üstün… Bütün dünya Müslümanları haklı görüyor, İran haklı ve mazlum, Amerika ve Siyonist rejimi zalim ve mütecaviz görüyor. Her şey Müslümanların lehine…

Birinci fırsatı kaçıran İslam ülkeleri bu fırsatı değerlendirmeli, Müslüman halklar tüm güçleriyle meydanlara dökülerek ve başlarındaki yönetimleri bulabildikleri her meşru yöntemle sıkıştırıp baskı kurarak bu varlık savaşına katkı sunmalı. Bu fırsat kaçırılmamalı…

Basit hesaplarla, anlamsız mezhebi taassuplarla, eski defterleri karıştırıp ama ve fakatlarla başlayan bahanelerle bu tarihi fırsat kaçırılırsa çok yazık olacak. Çünkü düşman sadece İran İslam Cumhuriyeti’ne değil tüm İslam topraklarına gözlerini dikmiş durumda… Aksa Tufanı’yla başlayan bu savaşın ümmetin varlık savaşı olduğunu artık herkes anlamalı. Her şey güneş gibi ortadayken hala bahaneler peşinde koşmak; bize, Müslümanlara, İslam ümmetine çok pahalıya mal olacak.

Artık anlamalıyız ki bu savaşın iki sonucu olacak; ya Amerika ve siyonist rejim, destekçileri, uşakları, küfür cephesi kazanacak ve Türkiye dahil İslam toprakları üzerinde kurulacak büyük Yahudi Devletinin önü açılacak, İslam ümmeti özgürlük ve bağımsızlık, kurtuluş hayallerini başka bir bahara erteleyecek, belki bir asır daha İslam topraklarında daha da katmerleşecek olan katliamlar, soykırımlar, vahşetler, sömürü ve talanlar devam edecek…

Ya da ümmet birleşip, güç birliği yapıp, savaşan kardeşlerinin yardımına koşup; çağdaş Haçlıları, Moğolları, soykırımcı siyonistleri İslam topraklarından kovacak, Kudüs işgalcisi, Mescid-i Aksa işgalcisi siyonist rejimi yıkacak ve İslam ümmetini özgürleştirecek…

Bu iki yolun dışında üçüncü bir yol kesinlikle yoktur… Bu savaş bir mezhebin, bir ülkenin savaşı değildir asla… Bu savaş ümmetin var olma savaşıdır ve ümmet bu savaşı kazanmak istiyorsa direnen kardeşlerine tüm gücüyle destek olmak zorundadır.

Sıra kendilerine gelmeden, namusları ayaklar altında çiğnenmeden, gencecik evlatlarının, çocuklarının cesetleri üzerinde ağıtlar yakmadan, evleri başlarına yıkılmadan, şehirleri harabeye dönmeden, minik yavruları gözleri önünde açlık ve soğuktan ölmeden, düşmanın zindanlarında işkenceler altında her türlü acı içinde inleyip pişmanlık gözyaşları dökmeden ümmetin halkları mutlaka ama mutlaka ayağa kalkmalı, harekete geçmeli, bu yılgın ve pasif duruşa son vermelidir.