Gazze ve Batı Şeria'da işgal tüm şiddeti ile devam ediyor. Süslü sloganlar, diplomatik riyakârlıklar; insanlık tarihinin en büyük vahşetini ve insanlık suçunu durduramıyor.

Gazze unutuldu. Büyük Şeytan Amerika'nın yapmış olduğu siyasi manevralarla Gazze meselesi geri plana düştü. Sanki Gazze'deki dram bitti gibi bir görüntü oluşturuldu. Oysa hiçbir şey bitmedi. Dünyanın her tarafında sokaklara çıkan milyonlarca insan, meydanları terk etti. Çok az sayıda insan bu dramı konuşmaya devam ediyor.

Bir insanlık görevi ve borcu olarak; rengi, dili, dini, ırkı ne olursa olsun herkes Gazze'yi konuşup mazlumların sesi ve nefesi olmalıdır. Öyle bir hassasiyet göstermeliyiz ki, sanki Gazze'yi ve Filsitin'i konuşan son kişi biziz.

Eğer Gazze’yi konuşan son kişi bensem, o zaman bu sözler bir çığlık değil, tarihe düşülmüş en yalın, en çıplak şerh olmak zorundadır.

İnsanoğlunun en büyük trajedisi, acıya karşı duyarsızlaşmasıdır. İlk bombalar düştüğünde sarsılan dünya, binincisinde sadece sayılara bakıyor. Gazze, uzun zamandır bir coğrafyanın adı olmaktan çıkıp, insanlığın kolektif vicdan testine dönüştü. Ve ne yazık ki insanlık bu testten sınıfta kaldığını bile fark edemeyecek kadar büyük bir hissizlikle ayrılıyor. Adeta haşlanmış kurbağa sendromuna müptela olmuş.

Bugün Gazze’yi konuşmak, sadece askeri stratejileri ya da jeopolitik dengeleri tartışmak demek değildir. Bugün Gazze’yi konuşmak demek, mazlumların acılarına ve gözyaşlarına duyarlı olmak demektir.

İstatistiklere İndirgenen Hayatlar: Her birinin bir ismi, bir hayali, yarım kalmış bir çay bardağı ve büyüme arzusu olan çocukları hatırlamaktır.

Betonun Altındaki İnsanlık Onuru: Her şeye rağmen toprağına tutunan, gitmeyen, teslim olmayan bir halkın direnç ahlakını anlamaktır.

Göz Göre Göre Gelen Yalnızlık: Dünyanın tüm kurumlarının, hukuk metinlerinin ve küresel vaatlerin un ufak olduğu o dar sahil şeridini görmektir. Siyonistlerin, Filistinlilerin şahsında insanlık onurunu teslim almaya ve çiğnemeye çalıştığını görmektir.

"Bir zulmü engelleyemiyorsanız, en azından onu herkese duyurun." der Aliya İzzetbegoviç. Peki ya duyuracak kimse kalmadığında? Ya herkes kulaklarını tıkadığında? İşte tam da bu yüzden, son ses olmanın ağırlığı, ilk ses olmanın coşkusundan çok daha büyüktür.

Gazze’de doğan bir çocuk için gökyüzü, uçurtmaların uçtuğu ya da yağmurun bereketi müjdelediği bir yer olmadı hiç. Gökyüzü oracıkta, her an ölüm kusabilecek gri bir tehdit olarak durdu. Gökten ölümün yağması adeta sıradanlaştı.

Gazze’yi unutmak, sadece oradaki insanları yalnızlığa terk etmek değil; kendi insanlığımızdan da vazgeçmektir.

Hafıza, en büyük direniştir; zulmün asla unutulmaması lazımdır. Zalimlere karşı öfkemizi büyütmeliyiz. Öfkemizi, direnişin namusu kılıp namluya sürmeliyiz. Sloganlarla ve kınamalar ile yetinmek yerine, öfkemizi, zalime gökkubbeyi dar eden bir ateşten kasırgaya dönüştürmeliyiz.

Eğer bu dünyada Gazze’den bahsedecek son kişi ben kalmışsam, manşetler çoktan değişmiş olsa bile haykırmaya devam edeceğim: Orada bir halk yaşıyor. Abluka altında, bombaların gölgesinde, açlığın sınırında ama diz çökmeyen bir halk.

Tarih, güçlülerin yazdığı raporları değil, mazlumların bıraktığı o silinmez izleri kaydeder. Herkes sussa da kelimeler tükense de Gazze orada bir vicdan anıtı gibi durmaya devam edecek. Biz konuşmayı bıraktığımızda, sadece oradaki çığlıklar değil, bizim de ruhumuz sessizliğe gömülecek.

Bu yüzden, son nefese, son kelimeye kadar: Gazze orada ve biz görmesek de direnmeye devam ediyor.

İnsanlığımız ve onurumuz adına, Gazze ve Filistin gündemimizin değişmez maddesi olmalıdır.

Çünkü; kadınlar, çocuklar ve diğer mazlumlar;

Ey Müslümanlar neredesiniz,

Ey insanlık neredesiniz,

Ey özgür dünya neredesiniz, diye feryat etmektedir.