Geçtiğimiz günlerde, tam on bin kilometre öteden gelen elin gâvuru, bizim ev sahipliğimizde bin yıllık komşumuza, kardeşimize tehditler savurdu. Üstelik bunu kendi evimizde yaptı. Hem de büyük bir konfor ve rahatlıkla yaptı. Gecesinde ise kardeşlerimize ölümler yağdırdı.

Peki, biz işin neresindeydik?

Burnumuzun dibinde coğrafyanın haritaları yeniden kanla çizilirken, bu derin ve karanlık hesaplar evimizin salonunda yapılırken, biz işin sadece “magazin” kısmındaydık.

“Kutsar derecede” işin en boş tarafındaydık. Haber ekranlarımızda adamın kravatını, ceketini, attığı imzayı, lüks koridorlardaki ihtişamlı yürüyüşünü konuşuyorduk. Kol kola pozlar yakalamanın, dostluk övgülerini cımbızlamanın endişesindeydik. En güzel fotoğraf karelerini bulmanın en garip mimikleri yakalamanın peşindeydik.

Kardeşlilerimize yapılan, yapılacak olan zulümleri unuturcasına bir hal içindeydik.

Akıl alır gibi değil... Elini sıktığımız koluna girdiğimiz normal biri değil. Karşımızda, Müslüman coğrafyası için huzurun değil; yıkımın, ölümün ve dinmeyen bir kederin ete kemiğe bürünmüş hali var: "Sarı Şeytan".

Onun ayak bastığı, elini uzattığı her yerde arkasında bıraktığı tek miras feryatlardan ibaret. Gazze’de yıllardır bombaların altında can veren, açlıkla ve yıkımlarla boğuşan o günahsız çocuğun ahında onun imzası var. Lübnan’ın sokaklarına düşen ateş, Yemen’de açlıktan ve kurşunlardan nefesi kesilen çocukların feryadı hep aynı karanlık figürün eseri. Güç siyasetini kendine din edinen bu Sarı Şeytan, bastığı her toprağa sadece ölüm ve taze acılar ekerek o şeytani gülüşünü besliyor. Böylesi biri var karşımızda.

Bizim tarihimiz, mazlumun yarasını kendi yarası bilen, zalimin karşısında elif gibi dimdik durmayı öğreten bir vicdan mektebidir. Eğer o asil ruh, küresel güçlerin kurulduğu diplomasi masalarında o şeytani sırıtışlara karşı sus pus oluyor da sadece meydanlarda bir nostalji olarak canlandırılıyorsa, geriye kalan yalnızca kuru bir gürültüdür.

Komşusunun ocağı yanarken pencerelerini sıkı sıkıya kapatıp yangını çıkartanlara ses çıkarmayanların, yarın kendi çatısına düşecek kıvılcımdan şikayet etmeye zerre hakkı kalmaz.

Bu aziz millet, yeri geldiğinde dünyanın tüm zalimlerinin yüzüne karşı "Sen haksızsın!" diye haykırabilen dik bir duruşu hak etmiyor mu?

Ayrıca onların yüzsüz yüzlerine şunları söylemek gerekmiyor mu?

“Açlık ve susuzluk ile soykırım yapanlara en büyük silah desteğini siz vermiyor musunuz?”

“Gazze’de, Yemen’de, Lübnan’da döktüğünüz kan yetmiyor mu? Suriye ve Irak’ta yaptıklarınızın hesabı sorulmamışken, ne cüretle benim evimde benim komşumu ve kardeşimi tehdit ediyorsun? Kendi ofisinde bir devletin liderini ailesi ile beraber hangi hakla katlettin? Ne işiniz var bu topraklarda? Ne istiyorsunuz?”

Demeyi bekleyen bir millet çok şey mi bekliyor, çok şey mi istiyor?