Kâbus gibi bir hafta geçirdik. Önce Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde, sonra Malatya’da sonrasında Mersin’de derken henüz birinin şokunu atlatmamışken ard arda yaşanan olaylar bizleri derinden etkiledi.

Aslında bu yaşananlar, sıradan “münferit olay” olarak geçiştirilemeyecek kadar ağır ve düşündürücüdür. İçinde bulunduğumuz toplumsal iklimin sessiz ama derinden çürümesini gözler önüne seren acı bir tablodur.

Gençlerin, kendi yaşıtlarına ve kendilerini eğiten insanlara karşı böylesine acımasız saldırı gerçekleştirebilmesi, sadece bireysel bir sapmanın sonucu değildir. Burada daha derin, daha yaygın ve daha sistematik bir sorunla yüz yüzeyiz.

İnsan nasıl bu kadar yabancılaşır? Kendine ve çevresine karşı bu denli kopuş nasıl mümkün hale gelir? Yeterince sevmedik mi yoksa çocuklarımızı? Onları yalnızlığa ve boşluğa ittik farkında olmadan.

Şiddet ne yazık ki giderek normalleşen bir unsur haline geldi. Televizyon ekranlarında ve dijital platformlarda “kahramanlık” kisvesi altında sunulan şiddet içerikleri, genç zihinleri farkında olmadan şekillendiriyor. İyilikle kötülüğün sınırları bulanıklaştırılıyor. Güç, çoğu zaman merhametin değil, zorbalığın yanında konumlandırılıyor. Bu durum da özellikle kimlik arayışı içindeki gençler için son derece tehlikeli bir zemin hazırlıyor.

Bir de sosyal medya, denetimsiz bir alan olarak şiddetin hem görünürlüğünü artırıyor hem de onu sıradanlaştırıyor. Birkaç saniyelik videolarla yayılan saldırganlık görüntüleri, gençler için bir çözüm yöntemi gibi algılanabiliyor ki bu tür olayları duyar olduk. Empati duygusunu yitirdik onun yerini beğeni sayıları aldı. Vicdanın yerini ise takipçi kazanma hırsı aldı. Böyle bir ortamda yetişen bir gencin sağlıklı bir ruh dünyası inşa etmesi de giderek zorlaşıyor.

Eğitim sistemimizde ise karşımıza başka bir eksiklik çıkıyor. Bilgi aktarımına odaklanan, ancak karakter inşasını ve değerler eğitimini ikinci plana iten bir yaklaşım, gençleri içsel bir boşluğa sürüklüyor. Oysa eğitim sadece akademik başarıdan ibaret değildir. Bir çocuğa doğruyu yanlıştan ayırabilme becerisi kazandırmak, merhameti öğretmek ve sorumluluk bilinci aşılamak, en az matematik kadar, fen bilgisi kadar hayati öneme sahiptir.

Elbette caydırıcı cezalar, etkin denetimler ve güvenlik önlemleri gereklidir. Ancak bir gencin elindeki silahı almak sorunu çözmez. Asıl mesele, o silahı kullanma fikrini zihninden söküp atmaktır. Bu da ancak güçlü bir değerler eğitimi, sağlam aile bağları ve sağlıklı bir toplumsal yapı ile mümkündür.

Bu noktada ailelere de büyük sorumluluk düşüyor. Bir çocuğun karakteri, en temelde evde şekillenir. Sevgiyle, ilgiyle ve doğru rehberlik yapan ebeveynler ile büyüyen bir çocuk, hayata karşı daha dirençli ve daha vicdanlı olur.

Peki ya bu gençler? Onları sevgiyle, merhametle büyüten anneleri yok muydu? Yoksa sadece sertliğin ve zorbalığın güç olarak sunulduğu bir dünyanın içinde mi büyüdüler?

Yaşanan bu acı olaylar aslında hepimize tutulmuş bir aynadır. O aynada yalnızca bu gençlerin karanlığa sürüklenişini değil; aynı zamanda zayıflayan aile bağlarını, denetimsiz dijital dünyayı ve eksik kalan eğitim anlayışını da görüyoruz. Bu yüzden bu olayların benzerlerinin yaşanmaması için adım atmaya mecburuz.

Artık şu gerçeği kabul edelim ki, okullar yalnızca bilgi aktaran kurumlar olmaktan çıkmalı, çocukların ruhuna dokunan, karakterini şekillendiren ve çocukları gerçek hayata hazırlayan merkezler haline gelmelidir. Çocuklarımıza sadece başarılı olmayı değil, iyi insan olmayı da öğretmeliyiz. Çünkü merhametin olmadığı bir başarı, insanlık için bir tehditten başka bir şey değildir.

Bugün yaşanan bu elim hadiseler, hepimizin içini yaktı. Eğer bu olaydan sonra hâlâ aynı şekilde yaşamaya devam edersek, asıl kaybımız o zaman başlayacaktır. Toplum olarak kendimize dönüp bakma, eksiklerimizi görme ve yeniden inşa etme zamanı çoktan gelmiştir.