Bir varmış, bir yokmuş. Büyük bir ormanda, yıllardır dimdik ayakta duran yüz yıllık bir ağaç varmış. Bu ağaç, kökleri derinlere uzanan, gövdesi fırtınalara direnen, dallarıyla kuşlara yuva yapan, yaprakları gölge veren, zaman zaman acı meyve veren bir ağaçmış. Köylüler ona “Kemal’in Çınarı” diyormuş. Köylüler bu ağacın altında toplanır, sohbet eder, gelecek planları yaparmış. Nice kuşaklar bu ağacın gölgesinde büyümüş, nice tartışmalar burada başlamış. Köyün kaderini belirleyen pek çok tarihi karar burada alınmış. Ne var ki bu kararların çoğu, tıpkı ağacın acı meyveleri gibi, herkesin yüreğini sızlatan acı kararlarmış.

Hiçbir canlının zamanın etkisinden kurtulmaması gibi bu ağaç da zamanın amansız silindirinden etkilenmiş. Yılların yükünü taşımakta zorlanmış. Zamanla ağacın gövdesinde çatlaklar belirmeye başlamış. Bu çatlaklardan çatlak yaratıklar ve zararlı haşereler ağaca sızmaya başlamış. Ağacın savunmasız kalan damarlarından ilerleyerek en sonunda ana merkezine, yani kalbine ve beynine kadar ulaşmış. Bazı dallar kurumuş, bazı kökler çürümüş. Ağacın eski heybetinden hiçbir emare kalmamış.

Fakat asıl felaket, ağacın sağlığından ve bakımından sorumlu olan bahçıvanların tutumunda baş göstermiş. Ağacın bakımıyla görevli bahçıvanlar birbirini suçlamaya başlamış.

Bir grup bahçıvan, “Bu ağacı eski usullerle kurtaramayız, yeni bir fidan dikelim, taze köklerle yeniden büyütelim” demiş. Diğer grup ise “Asla! Bu ağaç bizim kutsal mirasımız, onu terk etmek ihanet olur. İçini temizleyip, bir arındırmayla eski ihtişamına kavuşturacağız” diye karşı çıkmış. Sorun ağacın hastalığı olmaktan çıkmış, bahçıvanların kavgasına dönmüş.

Ormanda ayıların bile gülerek seyrettiği, birbirlerini hainlikle suçladıkları bir kavga başlamış. Bir yanda eski ağacın etrafında kalanlar, diğer yanda yeni bir filiz için toprağı kazmaya başlayanlar, şeklinde iki grup oluşmuş.

Her iki taraf da “Biz ağacın gerçek sahibi ve koruyucusuyuz” diyormuş. Ama ağaç, bu kavgada yavaş yavaş yalnızlaşıyor, çürüyormuş. Kimse ortak çözüm aramıyormuş. Rüzgârlar eserken dalları kırılıyor, yaprakları dökülüyormuş. Ağaç bir türlü istenilen verimi veremiyormuş. Çünkü ağaca ziraat mühendisi yerine eczacı müdahale ediyormuş.

Hastalıklı ağaçlara verilmesi gereken anti bakteriyel ilaçlar yerine yurt dışından getirilen menşe-i belirsiz “değişim” ilaçları veriliyormuş bu ağaca. Neticede eczacı da olan bahçıvan, ağaca bakan 90 ormancıyla ağaca müdahale etmeye başlamış. Kökleri çürük ağaçtan bir filiz yetiştirmeyi umuyorlarmış. Astrologların '24 Temmuz'da bu fidan ekilirse toprağa tutunacak” sözü üzerine 24 Temmuz’da “Yeni Fidan” adı konularak toprağa ekmiş. Umutlarını falcılara bağlayan bu bahçıvanlar, diğer bahçıvanların maskarası olmuş.

Şöyle bir riski göz ardı ediyorlarmış: Kök olmadan fırtınaların eksik olmadığı bu ormanda fidanlar uzun süre dayanamıyormuş.

Bakalım artık bu topraklara, bu coğrafyanın ruhuna ait olmayan, bu iklime ait olmayan bu yeni fidan yeşerecek, toprağa tutunabilecek mi? Yoksa ilk sert fırtınada savrulup yok mu olacak? Onu da zaman gösterecek.