Trump'ın 2026 yılının başında ivme kazanan "önce Amerika" hamleleri, 1945'ten bu yana süregelen sömürgeci küresel güvenlik mimarisini ve ekonomik düzeni bir daha geri dönülmeyecek şekilde sarsıyor. Özellikle Grönland üzerinden Danimarka'ya yönelik artan baskı, sadece bir toprak talebi değil, NATO'nun "bir müttefike yapılan saldırı herkese yapılmıştır" ilkesinin fiilen çöküşü anlamına geliyor. ABD yönetiminin stratejik ulusal güvenlik gerekçesiyle bir başka müttefikinin egemenliğini sorgulaması, Avrupa başkentlerinde Washington'ın artık bir koruyucu değil, saldırgan bir rakip olarak görülmesine yol açıyor. Bu durum, NATO'nun ruhunu öldürürken, Avrupa'yı kendi savunma sistemini kurmaya yani ABD'den stratejik bir kopuşa zorluyor.

Bu jeopolitik kırılmanın en karanlık ve riskli ayağını ise İran senaryosu oluşturuyor. Trump'ın "protestocuların imdadına yetişiriz" söylemiyle birleşen ABD-israil askeri operasyonları, İran'da sadece bir rejim değişikliğini değil, devletin yapısal olarak parçalanmasını tetikleme potansiyeli taşıyor. Merkezi otoritenin çökmesiyle İran'ın etnik ve bölgesel temelli mikro devletçiklere bölünmesi, Ortadoğu'da bir "yüzyıllık kaos" kapısını aralama planıdır. Böyle bir parçalanma, milyonlarca mültecinin Türkiye sınırlarına dayanması, Hürmüz Boğazı'ndaki enerji arzının felç olması ve bölgedeki mezhepsel ve ırksal çatışmaların kontrol edilemez bir boyuta ulaşması demektir. Bunun sonuçlarını insan düşünmek bile istemiyor!

Ama Amerika, israil için bölgeyi ateşe atmaya hazır. israil, bu süreçte Trump'ın bölgedeki "vazgeçilmez jandarması" olarak konumlanıyor. Veya tersini de düşünebilirsiniz tabi. ABD'nin sınırsız desteğiyle Ortadoğu'da hegemonik bir güç arayışına giren israil, İran'ın zayıflamasını stratejik bir fırsat olarak görürken, Türkiye bu tablo karşısında çok daha kritik bir denge oyununa mahkum kalıyor. Ankara için bir yandan F-35 programına dönüş ve Batı ile savunma bağlarını onarma çabası sürerken, diğer yandan İsrail'in bölgedeki mutlak hakimiyeti ve İran'ın istikrarsızlaşması doğrudan bir beka sorunu olarak tanımlanıyor.

Türkiye, sınırındaki bu muazzam jeopolitik boşluğu doldurmaya çalışırken, bir taraftan da Rusya ve Çin ile olan enerji ve ticaret ortaklıklarını ABD'nin "müttefiklik" baskısı altında korumaya çabalıyor. Özellikle Doğu Akdeniz’deki "Mavi Vatan" doktrini, Trump’ın "israil merkezli enerji güvenliği" politikasıyla doğrudan bir çatışma rotasına giriyor. ABD'nin Türkiye’yi Rus enerjisinden koparmak amacıyla imzaladığı 20 yıllık devasa LNG anlaşması bir "havuç" gibi sunulsa da, arka planda Türkiye’nin Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerini durdurması ve israil-Kıbrıs-Yunanistan eksenine boyun eğmesi bekleniyor.

Tüm bu tablo, küresel güçlerin saflarını netleştiriyor. Trump’ın müttefiklerini ekonomik tarifeler ve toprak talepleriyle hırpaladığı her an, Rusya ve Çin için Avrupa ve Ortadoğu’da yeni nüfuz alanları açıyor. Çin, ABD'nin ittiği aktörlere ekonomik bir alternatif sunarken; Rusya, NATO'daki bu derin çatlakları izleyerek kendi Kuzey Kutbu ve Ortadoğu çıkarlarını tahkim ediyor. 2026 dünyası artık diplomasinin değil, "haraç ve tehdit" mantığının hüküm sürdüğü, kurumların işlevini yitirdiği ve her aktörün kendi "güvenlik kalesini" inşa ettiği öngörülemez bir savaş alanına dönüşmüş durumda.

Amerika dünyayı kendi çiftliği olarak görüyor. israil, Amerika'yı esir almış ve Amerika'yı dünyaya savaş açması için kurguluyor. Herkes kendine göre bir hesap yapıyor, ama asıl hesap görücü olan Allah'ı unutmuşlar! Görelim Mevla'm neyler, neylerse güzel eyler.