Siyonist işgal rejiminin kurulduğu günden bu yana İslam coğrafyasının kalbine saplanmış bir hançer gibi durduğu gerçeği, bugün artık sadece bir "toprak meselesi" olmaktan çıkmış, topyekûn bir varlık mücadelesine dönüşmüştür. 1948’den beri Müslümanlarla giriştiği her savaşta Batı’nın sınırsız askeri, lojistik ve diplomatik desteğini arkasına alan bu şer şebekesi, bugün Gazze’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Suriye’ye kadar kanlı bir hat çizmektedir. Nil’den Fırat’a kadar uzanan o kirli "Arz-ı Mev’ud" (Vaddedilmiş Topraklar) takıntısı, artık gizli bir ajanda değil, haritalarla ilan edilen bir işgal ilanıdır. Bu sapkın ideolojinin hedefinde sadece komşu ülkeler değil; Katar’dan atom bombasına sahip olduğu için çekindikleri Pakistan’a ve en nihayetinde kadim Anadolu topraklarıyla Türkiye’ye kadar uzanan geniş bir İslam coğrafyası yer almaktadır. Siyonizmin bu pervasız tehditleri karşısında Müslümanların birliği ve beraberliği, konjonktürel bir strateji değil; bizzat Kur’an ve Sünnet ile sabit bir farziyettir. Rabbimiz, "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanıp bölünmeyin" (Âl-i İmrân, 103) buyurarak tefrikayı kesin bir dille yasaklamışken, bugün "mezhep" kılıfı altında safları seyreltmek ilahî emre muhalefet etmektir. Efendimiz (sav) ise Müslümanları "birbirine kenetlenmiş bir binanın tuğlalarına" benzetmiştir; bugün bu binanın bir tuğlası olan İran, Haçlı-Siyonist ittifakı tarafından dövülürken, diğer tuğlaların "ama onun mezhebi farklı" diyerek geri çekilmesi, binanın tamamının çökmesine rıza göstermektir.

Namlular ortak düşmanımız olan işgalci israile yönelmişken, eski defterleri açıp direnişi zayıflatmaya çalışmak, düşmanın ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Bizim oklarımız ve füzelerimiz Siyonist odağa kilitlenmişken hedef saptırmak, sadece cepheyi içeriden sarsar. Bugün İran’a karşı tam bir "Haçlı-Siyonist" bloklaşması mevcut ve ne acıdır ki bu şer ittifakının operasyonel merkezlerinin mühim bir kısmı, halkı Müslüman olan ülkelerdedir. Kendi topraklarını bir Müslüman beldesinin bombalanması için üs olarak kullandıranların; öldürülen masum sivillere, katledilen kız çocuklarına karşı sesi çıkmazken, mezhepçilik üzerinden "düşmanlık" üretmeleri tam bir basiretsizliktir. İslam fıkhı bize zalim de olsa bir Müslüman ile bir kafiri/Siyonist’i asla aynı kefeye koymamıza müsaade etmez. Kafirlerin karşısında İran halkı, mezhebi ne olursa olsun "Ehl-i Kıble"dir ve korunması imanî bir borçtur. Trump ve israilin dini saiklerle, "Evanjelik-Siyonist" bir ortaklıkla hareket ettiği bir ortamda; Müslümanların "Şii-Sünni" tartışmasıyla birbirini tekfir etmesi, doğrudan ABD-israil stratejisine hizmet etmektir. Birilerinin İran halkının maruz kaldığı mazlumiyeti mezhep üzerinden örtmeye çalışması vahim bir hatadır. Yönetimlerin hataları, halkların mazlumiyetini görmezden gelmeye kılıf yapılamaz. Bugün mezhep kışkırtıcılığı yapmak, İslam ümmetinin bağrına hançer saplamaktır. Gün; tarihi kavgaları teknik tartışmalara bırakıp, sahada Siyonist işgale ve onun "Arz-ı Mev’ud" hayallerine karşı tek yumruk olma günüdür. Unutmayalım ki, "Müminler ancak kardeştirler..." (Hucurât, 10) ayet-i kerimesi, diplomatik bir tavsiye değil, imanın asgari şartıdır.