Ortadoğu’da bugün itibariyle yürürlüğe giren ateşkes, sadece askeri bir sessizlik değil; diplomasi masasına diz çöktüren çok katmanlı bir gerçeklikler manzumesidir. Tahran’dan yükselen "zafer" nidası ile Washington’dan gelen "uygulanabilir temel" açıklaması arasındaki uçurum, aslında bölgenin yeni efendilerinin kim olduğunu sessizce haykırıyor.
Bu süreçte en dikkat çekici unsur, İran halkının tüm ekonomik darboğaza ve dış baskılara rağmen sergilediği sarsılmaz dirençtir. Yıllardır süren yaptırımlarla bölünüp parçalanması beklenen bir toplumun, ulusal güvenlik söz konusu olduğunda tek bir yumruk gibi kenetlenmesi, Batı merkezli tüm "içeriden çökertme" teorilerini yerle bir etmiştir. Bu toplumsal bütünlük, masada İran’ın elini güçlendiren en büyük meşruiyet kaynağı olmuştur.
Benzer bir feraset örneği de Kürt coğrafyasından gelmiştir. israil ve ABD’nin, Kürtleri İran’a karşı bir "ikinci cephe" olarak sahaya sürme gayretleri ve kirli kışkırtmaları, bölge halklarının sağduyusu sayesinde boşa çıkmıştır. Kürtlerin bu oyuna gelmeyişi, emperyalizmin bölgedeki "böl-yönet" iştahını kursağında bırakmış, coğrafyanın kaderinin artık başkaları tarafından yazılamayacağını kanıtlamıştır.
Askeri dengelerde ise Hizbullah gerçeği bir kez daha sahnede. En ağır saldırılar sonrası "bitirildi" denilen Hizbullah, inanılmaz bir hızla toparlanarak savaş sahasına dönmüş ve israilin stratejik derinliğini sarsan bir direniş hattı kurmuştur. Buna paralel olarak, İran’ın durdurulamayan füze teknolojisi ve Tel Aviv’i birkaç saat içinde yerle bir edebileceğine dair somut kararlılığı, işgalci israil savunma doktrininin en büyük kabusu haline gelmiştir. Artık bölgede "demir kubbelerin" değil, menziline giren her hedefi vuran füzelerin caydırıcılığı konuşulmaktadır.
ABD ise bu süreçte sadece sahada değil, jeopolitik ittifaklarında da ağır darbeler almıştır. Trump yönetiminin Avrupa’yı küçük gören, müttefiklerini figüran yerine koyan o kibirli tavrı, Washington’ın bu krizde yalnızlaşmasına neden olmuştur. Avrupa’nın güvenliğini ve çıkarlarını hiçe sayan bu yaklaşım, ABD’nin müttefik desteğinden mahrum kalarak masada daha fazla taviz vermesine yol açan bir bumerang etkisi yaratmıştır. Özellikle Hürmüz Boğazı konusundaki çaresizlik, bu diplomatik iflasın en net resmidir. Dünya petrol trafiğinin can damarı üzerindeki İran kontrolünü kıramayan Trump, askeri bir müdahalenin küresel ekonomiyi yakacağı gerçeğiyle yüzleşmiş ve "müzakere edilebilir teklif" diyerek bu çaresizliği meşrulaştırmaya çalışmıştır.​Tüm bu denklemde en sarsıcı tablo ise barış masasında bir sandalyenin boş kalmasıdır: israil. Trump, bölgenin yeni haritasını çizerken "sadık müttefiki" israili adeta satmış, onu kaale bile almayarak masanın dışında bırakmıştır. Katil Netanyahu hükümeti için bu sadece bir diplomatik dışlanma değil, tam bir aşağılanmadır. Nitekim ana muhalefet lideri katil Yair Lapid’in "Tarihimizde böyle bir siyasi felaket yaşanmamıştı. israil, ulusal güvenliğimizin kalbine dair kararlar alınırken masaya bile oturtulmadı" feryadı, siyonist koridorlardaki derin depremi özetlemektedir. Masada satıldığını gören israil ise bu ağır mağlubiyeti hazmedemeyerek, ateşkesin Lübnan’ı kapsamadığına dair manipülasyonlarla süreci baltalamaya çalışmaktadır. Ancak bu beyhude çabalar, katil Netanyahu’nun hem siyasi hem de stratejik olarak iflas ettiği gerçeğini değiştirmeye yetmiyor. Savaşın galibi petrol ve direniş hatları olurken; mağlubu kibriyle baş başa kalan ve müttefiki tarafından terk edilen katil israil yönetimi olmuştur.
Savaşın toz bulutu dağılırken, bir tarafta geri adım atan bir süper güç, diğer tarafta halkıyla ve müttefikleriyle dimdik duran bir direniş hattı vardır. Kazanan, kendi hikayesini anlatanlar değil; sahada diz çökmeyenler ve enerji koridorlarını elinde tutanlardır.