Ramazan-ı Şerif’in o huzur veren gölgesi, bir ay boyunca ruhlarımızı serinlettikten sonra şimdi yerini Bayramın sevincine ve hüzünlü bir vedaya bırakıyor. Şehirler mahyalarla, sofralar bereketle, kalpler ise o kadim müjdeyle dolup taştı. Sevgili Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki: “Ramazan ayı girdiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” Ancak şimdi bir yol ayrımındayız; Ramazan bitiyor, zincirler çözülüyor. Peki, biz bu bir ayda nefsimizin hangi "adımlarını" dizginlemeyi öğrendik? Ramazan boyunca susturduğumuz o huzursuz fısıltılar, Bayramdan sonra tekrar kapımızı çalacak mı? Cevap, Kur’an-ı Kerim’in bizleri sarsan o ortak uyarısında gizli: “Şeytanın adımlarına uymayın!”

Şeytanın bu "adımları", tarihin en eski hastalığı olan "üstünlük taslama" ile başlar. Şeytan, Hz. Adem’e secde emredildiğinde, “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” (A’râf, 12) diyerek kibrin ilk tohumunu atmıştı. Bugün bu sinsi adım; bazen bir ırkın diğerinden üstün olduğunu iddia eden ırkçılık maskesiyle, bazen servetiyle övünen bir zenginlik kibriyle, bazen de sadece dış güzelliğine aldanıp başkasını hor gören bir bakışla karşımıza çıkıyor. Bayramın o birleştirici ruhu, aslında bizi bu "ben" putundan kurtarıp kardeşlik iklimine taşımayı hedefler.

Şeytanın en sinsi adımlarından biri de insanı fıtratından uzaklaştırarak "hayasızlığa" sürüklemektir. O, Hz. Adem ve Hz. Havva’yı cennetten çıkarmak için önce onları örtülerinden soyunmaya itmişti. Bugün de aynı taktiği izler; kadına ayrı, erkeğe ayrı yaklaşır. Erkeğe, bakışlarını haramdan sakınmamayı ve iffetini hafife almayı fısıldarken; kadına, tesettürün ve örtünmenin o koruyucu zırhını bir "esaret" gibi göstererek onu özünden koparmaya çalışır. A'râf Suresi 27. ayette Rabbimiz bizi şöyle uyarır: “Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana babanızı, ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın.” Bu uyarı, hayânın ve örtünmenin sadece bir kıyafet meselesi değil, şeytanın adımlarına karşı en büyük kale olduğunu hatırlatır.

Tefsir kaynaklarımıza göre bu adımlar, planlı bir hiyerarşiyle ilerler. Şeytanın ilk hedefi insanı doğrudan inkâra sürüklemektir. Başaramazsa kişiyi bid’at ve sapkınlıklara yönlendirir. Bu cephede de dirençle karşılaşırsa, insanı zina, içki, hırsızlık gibi büyük günahlara itmeye çalışır. Şayet mümin bu haramlardan da sakınırsa, şeytan son çare olarak onu küçük günahlarla meşgul eder. "Bunda ne var ki?" denilerek önemsenmeyen o küçük hatalar, zamanla kalbi katılaştırır.

Kur’an bu stratejiye karşı bizi defalarca uyarır. Bakara Suresi 168. ayette, “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helâl ve temiz olanlardan yiyin; şeytanın adımlarına uymayın” buyurularak, haram lokmanın şeytani adımlara zemin hazırladığına dikkat çekilir. Bakara Suresi 208. ayette ise, “Ey iman edenler! Hepiniz topluca İslâm’a girin. Şeytanın adımlarına uymayın” denilerek, teslimiyetin bir bütün olması gerektiği vurgulanır. En’âm Suresi 142. ayette nimetlerden bahsedilirken yine aynı uyarı yinelenir. Nitekim Nûr Suresi 21. ayet bu gerçeği şöyle mühürler: “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytana uyarsa bilsin ki, o edepsizliği ve kötülüğü emreder.”

Günlük hayatta bu adımlar; hileli kazanç, yalan, iftira ve ibadetlerin ihmaliyle devam eder. Namazı terk etmek veya ertelemek, ruhun manevi bağışıklığını yitirmesi demektir. Küçük görülen gıybetler veya boş sözler, kalbi karartan siyah birer nokta halini alır. Ramazan biterken kendimize sormalıyız: Bayram sabahı zincirlerinden boşalacak olan o düşmana karşı yeterli savunma hattı kurabildik mi?

Bayram sabahı zincirlerinden boşalacak olan düşmana karşı savunma hattımız, Ramazan’da kazandığımız sabır, takva ve kardeşliktir. Şeytanın adımlarına değil, Rahman’ın rızasına giden nurlu yolda yürümek; Ramazan’ı bayramla taçlandırmanın tek yoludur.

Bayramımız mübarek, yolumuz her daim nurlu olsun.